Bir Asırlık Kurgu & Lorrie Moore

Kitaptan üçüncü seçimim, Lorrie Moore’dan “PEOPLE LIKE THAT ARE THE ONLY PEOPLE HERE”: Bir anne, bir evlat ve bir hastane.
Böyle baktığımızda fazlasıyla bireysel görünüyor olabilir ama bir hastanede yaşanabilecek tüm garipliklerle çaresizlikten doğan nükteyle baş edilir. Evrenseldir, hepimizin hikâyesidir özellikle sevdiklerini, hastane koridorlarında bekleyenlere fazlasıyla tanıdık gelecektir.
“PEOPLE LIKE THAT ARE THE ONLY PEOPLE HERE” (1997)
Hikâye şu sözlerle başlar: “Bir başlangıç ve bir son; ikisine de benzemeyen…”
Sıradan bir gün olabilir ama sıradan bir başlangıç hiç değildir: Başrolde bir anne vardır, bebeğinin bezinde bir kan pıhtısı görür. (Kim koymuştur, belki başkasına aittir, muhakkak başkasına aittir ya da anneye aittir, yardımcıya ait olabilir, her şey olabilir...) Zihin boş durmaz; ihtimalleri acıya teslim etmemek için.
Mekân hastanedir ve bir hastanede yaşanan tüm (gariplikler) çok güzel betimlenir:
“They fold their arms across their white-coated chests, unfold them again and jot things down. They order an ultrasound. Bladder and kidneys. Here’s the card. Go downstairs, turn left.” (416)
İşte bu kadar basittir! Anne, tedirgindir ve radyoloğa sormaya çalışır: “Bir şey mi gördünüz?” Karşında gördüğü yüzden ters giden bir şeyler olduğunu anlayarak: Mekaniklik, gariplik, tuhaflık… Hepsi karakterin içinde bulunduğu tüm diyaloglarda karşımıza çıkar:
(…)— “You don’t know exactly what it is until it’s in the bucket.”
— “In the bucket,” Mother repeats.
— “That’s doctor talk,” the Radiologist says.
— “It is very appealing,” says the mother. It’s a very appealing way to talk.” (416)
Dünyanın neresinden olursak olalım; bu konuşmalara yabancı olduğumuzu kim söyleyebilir? Anlatıcının gözlem gücünde hissedilen tanıklık “diyalogla” kurulur. Asıl doktor gelir; bebek, annesinin kucağındadır ve annenin üstünden çıkarmadığı “yeşil parkasındaki şapkayla” oynar.
(Takar ve çıkarır; bebek için bu çok eğlencelidir). Bu sahne, anne “o” parkayı giydiğinde hep tekrarlanır, şüphesiz anlatıcımız tüm bu oyunların ve tabii “Ce-eee” yani (Pekaaboo’nun) bir bebeğin dünyasındaki yerini bilerek anlatır.
Duyduğu ses: “Wilms’ Tümörü” der. Anne, tümörü bilir ama Wilm(s)’i bilmez (s) bu vurguya takılır. Şu sözler dökülür, “He says the tumor as if it were the most normal things in the world.” (417) Anlatıcı, “Bütün yaşamın, anneyi bu ana getirdiğini” söylemektedir:
(…) All the lullabies in the world, all the melodies threaded through with maternal melancholy now become for her —abandoned as mothers can be by working men and napping babies— the songs of hard, hard grief. Sitting there bowed and bobbing, the Mother feels the entirety of her love as worry and heartbreak. A quick and irrevocable alchemy: there is no longer one unworried scrap left for happiness. “If you go,” she keens low into his soapy neck, into the ranunculus coil of his ear, “we are going with you” We are nothing without you. Without you, we are a heap of rocks. Without you, we are two stumps, with nothing any longer in our hearts. Wherever this takes you, we are following; we will be there. Don’t be scared. We are going, too, wherever you go. That is that. That is that. (420-421).
Eşi eve gelir ne de olsa haber duyulmuştur, sandalyede yıkılıp kalır ancak söylediği ilk söz şu olur: “Take notes” (421).
Not alınmalıdır çünkü “para” lazımdır. “Frigid” sıfatı boşuna değildir; karşısında “buz” gibi duran adam ona yabancıdır ve “not” karakterin hep aklındadır. “Yeri geldiğinde” onu kilitli yerinden çıkaracaktır.
Hikâye ne kadar üzücü görünse de mizah hep vardır: Tedavi masraflarını karşılamak için evin satılması bir seçenektir; peki nerede yaşayacaklardır: “MacDonald Çiftliği olabilir mi?” Tüm yaşam artık bir evlat üzerine kurulur ve bizim bildiğimiz Ali Baba’nın Çiftliği, artık anne ve babanın da dünyası olmuştur.
Bir onkoloji koridorunun özneleri olan evlatlar, ebeveynler, doktorlar, hemşireler, tüm sağlık personelleri. Bu sahne anlatılırken evlatlarını bekleyen anneler için “mortal women” (429) tanımlaması yapılır. Herkes ölümlüdür, asıl zor olan “yaşayan” tarafta bunu deneyimlemektir.
Güzel şeyler olur, o anda hissedilemeyen ama zorluklar içinde beliren “humming through the war” denilenler:
(…) the Baby likes the hospital. He likes the long corridors, down which he can run. He likes everything on wheels. The flower carts in the lobby! (Please keep your boy away from the flowers,” says the vender. We’ll buy the whole display,” snaps the Mother, adding, “Actual children in a children’s hospital-unbelievable, isn’t it?
The Baby likes the other little boys. Places to go! Places to see! Rooms to wander into! There is Intensive Care. There is Trauma Unit. The Baby smiles and waves. What a little Cancer Personality! Bandaged citizens smile and wave back. In Peed-Onk there are the bald little boys to play with. Joey, Eric, Tim, Mort and Tod. (Mort! Tod!)
There is the four-year old, Ned, holding his little deflated rubber ball, the one with the intriguing curling hose. The baby wants to play with it. “It is mine, leave it alone,” says Ned. “Tell the baby to leave it alone.” “Baby, you’ve got the share,” says the Mother from a chair some feet away. (428)
Zaman, boş bir mama sandalyesi ve beşikle birlikte ilerler. Operasyon öncesi evdelerdir ve durum şu şekilde özetlenir:
“Jobs have been quit, marriages hacked up, bank accounts ravaged; the parents have seemingly endured the unendurable.” (429)
Ameliyat günü gelir; kadın ameliyat koridorunda eşinin elinde “bedava dağıtılan sıcak çikolata” görmüştür. Anne, dayanacak gibi değildir; zihnin arka odasında “Carol of the Bells” çalıyordur ancak bu yılbaşı şarkısı, bir hastane koridoru için fazlasıyla korkutucu gelmeye başlar (433).
Bu hikâye mutlu denilebilecek bir sonla biter; ameliyat başarılı geçmiştir, tehlike devam etse de kemoterapi tercihi, aileye bırakılmıştır. Hastaneden ayrılış, geride kalanlar için zorlayıcıdır ama tüm bu süreç içerisinden çıkan o “uhrevi güzelliği” adam, “collateral beauty” olarak adlandırır ancak kadın aynı fikirde değildir: Dönüş yolunda aralarında şu konuşma geçer:
—“Don’t you feel consoled, knowing we’re all in the same boat, that we’re all in this together?
—“But who on earth would want to be in this boat?
—“The Baby’s heart-she can hear it- drums with life. (445)
Ve hikâye, “Not al” cümlesinin kilidinin açılmasıyla biter. Latife Tekin’den referansla “para gürültüsü” işte buradadır: Ortada lazım olan o adı batasıca “para” vardır.
Bahsi geçen eserler:
A CENTURY OF FICTION IN THE NEW YORKER 1925-2025 EDITED BY DEBORAH TREISMAN. New York: Alfred A. Knopf, 2025.
Görselde kullanılan ve düzenlenen fotoğraf, Wisconsin Literary Map sitesinden alınmıştır.
— Aslıhan Atalar