Editor's Pick

The New Yorker’ın kurgu editörü Deborah Treisman’ın derlediği kalınca bir kitap var elimde. 1925-2025 tarihleri arasında dergide yayımlanan öyküleri kapsayan –özel bir derleme– kurgu antolojisi. Bahsettiğim kitaba Portland (Oregon) Powells Books’ta rastladım. Yayıncısının Alfred A. Knopf olduğu kitap, hikâye anlatımı, dili kullanma teknikleri açısından ilham verici. Bildiğimiz veya bilemediğimiz yazarlar, muhtemelen burada daha –genç, korkusuz ve deli cesaretine– sahip.

A CENTURY OF FICTION IN THE NEW YORKER 1925-2025 EDITED BY DEBORAH TREISMAN

Öykü demişim bir önceki satırda ancak karşımızda tasarımsal, her şeyin daha ince hesaplandığı bir öykü modelinden çok, bir şeyleri anlatma çabası, anlatırken de dilin kuvvetli olması ön planda. Saydıklarım hikâyenin özüne daha uygun gibi görünse de ikisinin birlikte olmasına hiçbir itirazımız olmaz hatta harika olur ama bazen yalnızca bir şeyler anlatmak isteriz; çok düşünmeyiz bu bir öykü müdür hikâye midir diye: O ya da şu nedenle, belki de bir ayrım yoktur.

Yazma fikrini yaratıcı kılan soru şuydu: Yetmiş sekiz hikâyenin içinden hangilerini seçerdim, hangilerini çevirirdim ve yayımlardım? Kabul ediyorum fazlasıyla yaratıcı bir yazma fikri olmayabilir ve fikirlerimizi kendimize saklamak, “tavus tüyüne bürünmüş alakargalardan” bizi koruyabilir. Kimdir bu alakargalar? La Fontaine’den ama Orhan Veli çevirmiş:

İnsanlar içinde de çoktur alakargalar,

Ötekinin berikinin eserini çalar,

Yutturmaya çalışırlar herkese.

Hiçbir şey söyleyecek değilim, korkmasınlar:

Varsın görsünler halleri ne ise.

Alakargalardan kitabın önsözüne geldiğimizde –bir film şeridi gibi– dönemlerin, hikâyelere bıraktığı karakteristik özellikleri görüyoruz. Editörler “genellemelerinin” farkındalar ama hikâyelerin müşterek taraflarını, dili kullanma biçimlerini, temalarını ve ortak kaygılarını dile getirmek istiyorlar. Bu çabayı değerli buluyorum, arka planda belirli bir kültürel bağlam olsa da çünkü karşımızda ABD merkezli, ilham veren bir dergi var, seçilen hikâyelerin kaygıları o çerçeveden değerlendirilebilir elbette ancak bir okuyucu olarak edebiyatın fazlasıyla evrensel bir tarafını da görüyorum.

Kurguda Kırılmalar

Burada 45’lik gibi bir tanım yapmak istiyorum dönemleri ayırırken; yani çevireceğim ve şöyle diyeceğim “20’likler” diyor giriş bölümünde, karşımızda can alıcı bir sahne var ve bu sahnede söz konusu olan bir an var. Komik olmak zorunda değil ve genellikle “erkek” kahraman yeni bir gerçeklikle yüzleşiyor.

30’luk dediğimiz dönemde, rota pek belli değil ve zaman, mekân gibi kurgunun temel yapıları kaygan bir zeminde ve belirsiz. Olay örgüsünde bir hinlik göremiyoruz. Kural dışı olan kural olmuş; hatıralarsa pek hatırlanmıyor. (Katherine White, James Thurber)

40’lık, katı bir ahlakçılık, özellikle ana karakter böyle bir özelliğe sahip; orta sınıf hep bir şeylerle karşılaşıyor, küçümsenmek, ezilmek, aşağılanmak ve türlü züppelik formlarıyla karşı karşıyalar. Özetlersek “incelik-sizlikler” yüzünden, tanıdık geliyor. Diyalog ön plana çıkıyor, duygular kendine yer bulabiliyor. (Zadie Smith, Lionel Trilling)

50’lik dediğimiz dönemde; genellikle savaşın travması, evlilik, aile ilişkileri, istifa gibi negatif duyguların yoğunlukta olduğunu görüyoruz. Ancak duygunun ifade edilmesinde zorlanılan bir alan var. Bir duygu var ama o duygu ifade edilecek bir olgunluğa ulaşamamış, yazma halinde de aynı şey söz konusu. Ya da şöyle diyebiliriz –çünkü bir önceki cümlede haksız bir yaftalama yaptığımı hissediyorum– bazı duygular gerçekten de ifade edilemeyebilir. (Jonathan Franzen)

60’lar ve 70’ler birlikte ele alınmış, karmaşıklık hâkim; paragraf bizi diğer paragrafa götürmüyor, sonuç değil anlam ve belki anlatım daha önemli, geniş bir alana yayılan bir hikâye ile karşı karşıyayız. Bir yandan da bir fantastik dünyanın içine giriyoruz. Bu dünyada absürtlük, doğru- yanlış karşıtlığını (ahlaki ikilemleri) tiye alıyor. Şöyle ifade ediliyor giriş bölümünde, “A time of toyying narratives.”  “İçini oyuyoruz her şeyin, hadi bakalım,” gibi bir çeviri yapsam tam tamına karşılamaz ama çok daha anlaşılır olabilir.

80’lik ve 90’lık dediğimiz dönemlerde, tam tersine bir değişim gözlemliyoruz; hikâye anlatımında bir coşkunluk, çıkan sesi bastırmaktansa söylemek istediğimizi evirip çevirmeden daha direkt, daha kaba, daha kırıcı, ama daha gerçek bir dille yazmak söz konusu. Kötü sözler ve kırıcılık gırla, “dilinin kemiği yok” dediğimiz birisiyle karşı karşıyayız belki ama çok da alınmıyoruz bu insana. Doğruları söylüyor ama yanlış şekilde söylüyor, iletişim becerileri gelişememiş gibi bir etiketi hemen yapıştırabiliriz, ama karşımızda fazlasıyla gerçek bir insan var ancak sınırlarını zorluyor.

Otantiklikse 90’larla birlikte daha fazla hissediliyor, hikâyeler acayipleşmeye başlıyor; “odness” olarak tanımlanıyor kitabın önsözünde. Acayiplik, negatif bir anlamdan çok şuna benziyor: “Bunu nasıl düşünmüş, nasıl bir zihin?” sorgulaması. 30’lara geri dönüş kokusu alınıyor ama daha yapılandırılmış bir hikâye var karşımızda. Hızlı, çeşitli ve kısa bir roman gibi bir anın farklı açılardan değerlenişi. Zaman akışının değişkenliğiyle birlikte, okuyucu anlayamıyor kitap nerede bitti, nereden başladı. Bilse de unutuyor ve zaman uçuyor: “Time flies!”  5N1K sorsalar bilen yok, okuduğunu anlama diye bir şeyin esamesi okunmuyor, ama kalan tat da unutulmuyor.

The Weeds- Mary McCarthy

Kitaptan ilk seçimim, Mary McCarthy’nin, “The Weeds” (1944) adlı hikâyesi, başlık tesadüf değil keskin bir zihnin kelime oyunlarıyla bezenmiş bir kancayla karşı karşıyayız. Kısaca, (yabani) bir çiçeksek ve yanlış bir yerde boy veriyorsak ayıklanmamız kaçınılmazdır.

Bir bahçe üzerinden anlatılan yürümeyen bir evliliğin hikâyesi, başrolde petunyalar ve bir çiçek bahçesi var. Kadın için fazlasıyla değerli, eşi içinse yalnızca “boş” bir uğraş. Hikâyenin başlarında erkek kahraman, kibriyle bahçeye girer ve iki insan arasındaki yakın uzaklık okuyucuya çok gerçekçi bir yerden temas eder.

Belki de ayrılığın başlangıcı olan o bahçedir, “jetonun düştüğü yer” kadının bağımsızlık girişimiyle taçlanır ve başarısızlıkla sonuçlanır. Kısa bir ayrılık ardından zafer, kapının kilidini açık bırakan adamın ellerinde palazlanır. Yazar, karakterlerin durumunu anlatırken “kalbin orada olmadığını” söyler. İki insan arasındaki ses mekaniktir, öğrenilmiştir ve duygulardan azat edilmiştir.

Ayrılığın ardından kadın, sığınağının (bahçesinin) yerle bir olduğunu görür. Karşısında bir bahçe yoktur ve ilk defa gerçek yenilgiyi ve umutsuzluğu derinden hisseder. Kadının sözleriyle, “artık o evde tutunacak” hiçbir şeyi kalmamıştır. Adam, olanlardan haberi yokmuşçasına şaşırır; iki karakter ilk defa ortak bir duyguyu paylaşır gibi olur, aylar geçer ve yanılgı bir süreliğine devam eder.

Adam bir buketle oturma odasından içeri girer, buket tanıdıktır. Yerle bir olan bahçesindeki çiçeklerdir adamın getirdikleri. Eşini, vazoya çiçekleri (sıkıştırırken) izler. Bir şekilde adamın herhangi bir canlıyla bağ kurabileceğine dair inancını kaybetmiştir. “Buketin çirkinliği” kadına ilginç bir şekilde zevk verir, hissizleşir, müdahalede bulunmaz. O sırada evlilikteki rolünü düşünür, “görevlerinin” ona vermiş olduğu haz için “kölenin gizli” hazzı yakıştırmasını yaparken bulur kendini. Oysa çiçekler, kadınların en sevdikleri değil midir?

Kadının vücudundan bir uzuv sanki kopmuş gibidir, ortada bir yas vardır. Yas, pişmanlıkla karışmıştır. Kadın, içinde bulunduğu durumu göremez haldedir, aşinalık daha tanıdıktır ve bir zamanlar denendiyse (cesaret) zorlaşır.

Ardından adamın ağzından, “Senin çiçeklerini her zaman sevdim, bunu biliyorsun,” cümlesi dökülür. Duygu yüklüdür adamın sesi titrer ve kadının kulakları bu yalanı kabul eder. Kulaklar kabul etse de kadının içindeki fırtına, yani (kalp) aynı şeyleri söyleyemez. Artık ortada ne bir çiçek bahçesi vardır ne de iki aynı insan. Yaşanan bir deneyim gibi bir yerlerde kalır ancak başlanılan yere geri dönüldüğünde zihinde canlanır. Kadının karanlık dünyası, mutsuzluğu belki de adamın bilmeden istediğidir ve bu nedenle muhtemelen bilinçsizdir. Adamın sesindeki hüzün belki de bize bunu gösterir.

Kadın kendi yıkıcılığıyla yüzleşir ve yazar, kadının hislerini anlatırken şu cümlelere yer verir: “She herself was no more to him now than an oak leaf pressed in a schoolbook, a tendril of blond hair; a garter kept in drawer. But this was for him, everything it was love and idolatry.” (50) Kurutulmuş bir meşe yaprağı benzetmesi bir o kadar çarpıcıdır ve hikâyenin sonu, kadının şu cümlesiyle sonlanır: “Evet biliyorum,” Neyi biliyordur? Hiç inanmadığı o gerçeği: Eşinin, onun çiçeklerini, bahçesini her zaman sevdiğini…

Bahsi geçen eserler:
A CENTURY OF FICTION IN THE NEW YORKER 1925-2025 EDITED BY DEBORAH TREISMAN. New York: Alfred A. Knopf, 2025.
La Fontaine, Jean de. La Fontaine’in Masalları. Çeviren Orhan Veli Kanık, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2020.

— Aslıhan Atalar