Bir Asırlık Kurgu & Jhumpa Lahiri

“THE THIRD AND FINAL CONTINENT” (1999)
Kitaptan dördüncü seçimim Jhumpa Lahiri’den. Küreselleşme, kültür, etkileşim, göç ve “Amerikan Rüyası” hepsi bu metnin bir parçası. Hikâyenin dergide yer alma tarihiyse 1999 ve devrin getirdikleri bize arka planda öylece göz kırpmaktadır.
Bu hikâyede kabul görmediğimiz kıyafetler, pratikler, görünüşlerimiz de vardır, “içten içe” başlayan yani “gözlerden” bize yansıyan. Erkek karakterin bakışında, eşi Mala’yı anlatırken bunu hissederiz, bir (sari) üzerinden. Anlarız ki değişmeyen şeyler vardır; kadınlar, iradeleri dışında zorla açılmaya, zorla kapanmaya, okutulmamaya, temsil edilmemeye ve bedeni üzerinden tercih ettikleriyle ve edemedikleriyle (kendisi dışında) tüm bakışların hapsi altındadır.
***
Talihimizi uzaklarda ararız, ararken hem unuttuklarımız hem de başarabildiklerimiz vardır; bu hikâye anlatıcının da dediği gibi Umman Denizi’nden başlıyor, Kızıldeniz’e oradan Akdeniz ve İngiltere’ye uzanıyor. Son olarak da üçüncü kıtaya ulaşıyor; o kıtaysa Amerika. Bu bir başarı hikâyesi mi? Tam olarak değil.
Başlığı ilk gördüğümüzde, bize o hiç sevmediğimiz sözcük öbeğini hatırlatır, “üçüncü dünya ülkesi” ama kastedilen o değildir; tarihler 1964’ü gösterdiğinde anlatıcının bahsettiği, uzun yolculuğun sonu Boston’da biter. Bahsedilen Kuzey Amerika’dır, yüzölçümüyle üçüncü sıradadır.
Tarihin 1964’ü gösterdiğini söylemiştik, anlatıcı bize bu konuda hiçbir şey anlatmasa da Hindistan’da bu tarihte ne olmuş olabilir? Okuyucu merak edecektir.
***
Karakter hayatta kalma yolculuğuna İngiltere’de önemli bir üniversitenin kütüphanesinde başlar ve sonu önemli bir üniversitenin kütüphanesine MIT’e kadar uzanır. Kültürün hep izi vardır, karakter sabahları Hindistan’a özgü körili yumurta (yumurta körisi) yer, kriket izlenir ve o meşhur kliplerle birlikte Mukesh dinlenir. Ancak işler Kuzey Amerika’da biraz değişir artık kahvaltılarda mısır gevreği yenmeye yavaştan başlanmıştır. Uçaktan indiğinde karakterin ilk izlenimleri şu satırlarla anlatılır:
“The pace of life in North America is different from Britain, as you will soon discover,” the guidebook informed me. “Everybody feels he must get to top. Don’t expect an English cup of tea.” As the plane began its descent over Boston Harbour, the pilot announced the weather and the time, and that President Nixon had declared a national holiday: two American men had landed on the moon. Several passengers cheered. “God bless America!” one of them hollered. Across the aisle, I saw a woman praying. (483)
Karakterimiz kiralık bir ev bulur, ev sahibi Croft Hanım adında, 100 yaşında sinirli, zor bir kadındır daha doğrusu ilk başta öyle görünür ve Helen adında bir kızı vardır. Bir evde ilk defa, Hindistanlı olmayan birisiyle yaşayacaktır. Ancak bu deneyim, karakterin tüm önyargılarını, korkularını kırar; asıl başarı tam da burada durmaktadır.
***
O tarihlerde Ay’a Yolculuk gerçekleşir (Bilseler hâlâ ediyor). Bu yolculuklar, ev sahibi kadın için fazlasıyla anlamlıdır çünkü “Amerikan Rüyası”nın bir parçasıdır. Hikâyenin kahramanı olan adam içinse bu yolculukların hiçbir anlamı yoktur. Kadın, sürekli “Splendid” (Fevkalade) kelimesini adama tekrar ettirir. Karakter, o anki hislerini anlatırken şu sözlere yer verir:
I was both baffled and somewhat insulted by the request. It reminded me of the way I was taught multiplication tables as a child, repeating after the master, sitting cross-legged on the floor of my one-room Tollygunge school. It also reminded me of my wedding, when I had repeated endless Sanskrit verses after the priest, verses I barely understood which joined to my wife. I said nothing. (487)
Adam, ilk kirasını ödediğinde “o hep emir veren kadın” ona çok iyi davranır, şaşırır. Zaman geçer ve karakterimiz bu yalnız yaşayan kadına alışmıştır. Piyanosu başında onu ziyaret eder ve ziyaretleri sırasında, 1886 yılında dünyaya gelen bu kadının nasıl bir dünyada yaşadığı, gençliği gözünde canlanır.
***
Hikâyenin anlatıcısı erkek bir karakter, çok sevmeden yaptığı geleneksel bir evlilik var. O nedenle eşi Mala’yı anlatırken kurduğu cümlelerden, bakışından rahatsızlık duyuyoruz. Yazar bunu bize çok iyi hissettiriyor. Karakterimiz, eşini havalimanından almadan önce şöyle bir sahne yaşanır:
(…) I saw and Indian woman on Massachusetts Avenue, wearing a sari with its free end nearly dragging on the footpath, and pushing child in a stroller. An American woman with a small black dog on leash was walking to one side of her. Suddenly the dog began barking. I watched as the Indian woman, startled, stopped in her path, at which point the dog leaped up and seized the end of the sari between its teeth. The American woman scolded the dog, appeared to apologize and walked quickly away, leaving the Indian woman to fix her sari, and wait her crying child. She did not see me standing there, and eventually she continued her way. Such a mishap, I realized that morning would soon be my concern. It was my duty to take care of Mala, to welcome her and protect her. I would have to tell her which streets to avoid, which way the traffic came, tell her to wear her sari so that the free end did not drag on the footpath. A five-mile separation from her parents, I recalled with some irritation, had caused her to weep. (494)
***
Bir havalimanı sahnesinde, eşi kollarında altın bileziklerle, alnındaki yaratılışın simgesi (Bindu) ve ayaklarında kırmızı dekoratif kınayla, havalimanında karşısına dikilmektedir. Adam ne bir el uzatmıştır ne de bir öpücük kondurmuştur. Menüde “sığır çorbası” olan uzun yolculukta, Mala hiçbir şey yiyememiştir.
Boston çevresinde yürüyüşleri sırasında adam, Mala’ya ilk oturduğu evi gösterir. Burada bir kadının oturduğunu söyler, yapayalnız bir kadının. Eşini “o meşhur”, “huysuz ama tatlı” Croft Hanım ile tanıştırır. Karakterimiz, uzun bir süreden sonra, o yaşlı kadını gördüğünde, bağırarak “Fevkalede” der, duygulanır ve şüphesiz bu sadece iki kişinin bildiği bir espridir.
***
Tanışmalarda hep biraz mahcubiyet vardır, eğer ki uzak yerlerden bir yaşamın tam ortasına düşmüşsek, heyecanımızı anlayacaklarını umarız. Kahramanımız, eşi Mala’yı ilk defa çok iyi anlamaktadır:
Mala rose to her feet, adjusting the end of her sari over her head and holding it to her chest, and for the first time since her arrival, I feel sympathy. I remembered my first days in London, learning how to take the Tube to Russel Square, riding and escalator for the first time, unable to understand that when the man cried “piper” it meant “paper” unable to decipher, for a whole year that the conductor said “Mind the gap” as the train pulled away from each station. Like me, Mala had travelled far from home, not knowing where she was going, or what she would find, door no reason other than to be my wife. As strange as it seemed, I knew in my heart that one day her death would affect me, and stranger still, that mine would affect her. (498)
Boston’a ilk kiracısı olduğu ev sahibi kadının, vefat haberini duyduğundaysa Amerika’da ilk “yasını tuttuğu ölüm ve hayran olduğu hayat” ifadesi kullanılır. (499)
Yıllar geçmektedir artık bir oğulları vardır, Harvard Üniversitesi’nde okumaktadır ancak kaygılar ve korkular anne ve babayı sarmaktadır: Bizden sonra da elleriyle pilavı yiyecek midir, Bengalce konuşacak mıdır? (499)
***
Hikâyenin sonu çok güzel bir cümleyle kapanır:
(…) Still, there are times I am bewildered by each mile I have traveled, each meal I have eaten, each person I have known. Each room in which I have slept as ordinary as it all appears, there are times when it is beyond my imagination. (500)
Kendinizi unutmadan, yok saymadan ve başkasını öteki yapmadan düşlediğinizden güzel deneyimlerle, insanlarla karşılaşmanız ve hayatları tanımanız dileğiyle.
Bahsi geçen eserler:
A CENTURY OF FICTION IN THE NEW YORKER 1925-2025 EDITED BY DEBORAH TREISMAN. New York: Alfred A. Knopf, 2025.
Jhumpa Lahiri’nin düzenlenen görseli, Chicago Public Library’den alınmıştır.
— Aslıhan Atalar