Bir Asırlık Kurgu & Grace Paley

“MY FATHER ADRESSES ME ON THE FACTS OF OLD AGE” (2002)

Kitaptan beşinci seçimim, Grace Paley’den. Bir baba, bir masa ve evlat. Yaş alma dersleri, konuşulacaktır. Hikâye şu sözlerle açılır: “My father had decided to teach me how to grow old. I said O.K.”

O masaya çoğumuz oturmuştur, çoğu zaman dayanamayıp kalkmışızdır. Dersler aralıklı olarak farklı mekânlarda hep tekrarlanır. Alamadığımız derslerin sayısı, alabildiklerimizden katça fazladır.

Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken kitabında “Babama Mektup” bölümünde söylediği gibi “bütün dünyanın suratına çarpıp durmadan kapıları” (1) bir soluk alıp kulak vermek gerekebilir. Ve yaş almanın bir tarafı kesinkes melankoliktir.

Çok sevdiğim Harun Kolçak, o güzel şarkısında “Yıllar, yıllar, niye batıyor günler, hani nerede dünler, ya siz nerede bittiniz?” demektedir. Yıllar geçerken, karşımızda bir hikâye durmaktadır. İlk kroşe gelir, sağdan mı soldan mı bilinmez ama bence tam ortadandır, baba der ki:

· Dikkatin fazlasıyla dağınık,

· Değiş der, giyim-kuşam ve bakım tavsiyeleri verir,

· İnsanların gözlerinin “ta” içine bak demek ister, “Don’t squint”den bunu anlar okuyan kişi. Gözlerinin ‘ta’ içine bakmak gerçekten çok zordur, rahatsız ettiğimizi düşünürüz. Ve o gözden payımıza düşenler bizi korkutur. Baba bilir, ama bilmezlikten gelir. Derinlerde kendisinin sebep olduğu bir neden vardır ancak şöyle denir: Artık top sende, kroşe gelmiştir bir kere; hadi bakalım, topu şimdi nereye atacaksın?

****

“TAKE YOUR HEART IN YOUR TWO HANDS”

· Sabırlı ol ve her sabah kalktığında, “kalbini” iki elinin avuçlarına al der,

“When you get up in the morning you must take your heart in your two hands. You must do this every morning.” (572)

· Sakince ve yumuşak konuş, bağırma, her şeyi söyleyebilirsin ama ‘saygılı’ ol der:

“Heart, little heart, beat softly but never forget your job, the blood. You can also whisper also, Remember, Remember.” (…)

“O little heart, you worked like a bastard, like a dog, like a crazy slave, bang, bang, bang that day, remember?” (572)

· Çocuklar der, milyon yıl geçse seni unutmazlar— nasıl hissettirdiğini,

· Kendi inanç sistemi içinde din hakkında bir şeyler söylemeye çalışır, bu konuda konuşmak hep zordur. Yalnızca şunu söylemekle yetinir: Neyi yaptığın, yapmadığın, nelerden vazgeçtiğin, kime hakaret ettiğin, rencide ettiğin, ihanet ettiğin, bunlar bilinir.

· Zor zamanda, birinin yanında olmak çok önemlidir der. Özellikle sevdiklerinin. “Bir taş gibi” o insanın aklında kalır:

“Do you remember, you didn’t go see your aunt, she was dying? That will be on your mind like a stone.” (573)

· Tutuklanma hikâyesini anlatır ve annesinin gözlerine baktıktan sonraki kararında; hiçbir şeyin çok fazlası iyi değil der: Bu bir ideoloji, bu bir yemek de olabilir, yeşillik bile olsa.

“HA HA HA, TOMORROW WILL COME”

· Yatırım işlerinden der, evlat! Uzak dur. Evlat sorar, herkes milyoner oluyor, çok çok paralar kazanıyor, baba sorar:

“But what of tomorrow?” he asked.

“Tomorrow, I said, they’ll make another million.”

“No, no, no, I mean TOMORROW. I was there when TOMORROW came in 1929. So, I say to them and their millions, HA HA HA, TOMORROW will come. Go home now, I have a great deal more to tell you. Somehow, I’m always tired.” (574)

Babanın Büyük Buhran’a referans verdiği anlaşılır, (yani bu yazıyı yazan kişi) öyle anlamıştır.

****

Kızı, eşiyle boşanma sürecinde olduğunu söyler babasına. Evleri ayırma ya da tamamen boşanma seçenekler arasındadır. Geleneksellik her yerde vardır, baba gidebildiği yere kadar sürdür, artık olmuyorsa ondan sonra bağları kopart der: En sonunda ikiniz de ayrı huzurevine çıkarsınız der, e tabii şaka yapmaktadır. Mizah hep vardır, tam da böyle zamanlarda.

“You’ll see, in thirty years from now, you’ll get tired often. It doesn’t mean you’re sick. This is something important that I’m telling you. Listen. To live a long time, long years, you’ve got to sleep a certain extra percentage away. It’s a shame. (575)

****

Bugünlük ders bitmiştir ancak bir dersten öbür derse geçilir. Bu sefer işin içinde siyasi konular vardır: Baba siyaseti ve bir mutfak. Kızının göz ucuyla gördüğü, Turgenyev’in Babalar ve Oğullar kitabı. Rusya düşünülmekte ancak Rusya’nın bundan hiçbir haberi olmamaktadır. Bir babayla kavga etmeden “siyaset” konuşmak; yeteneğin ötesinde bir beceridir, baba bir anda şöyle der:

“I don’t believe he was an anti-Semite. Of course, most of them were, even if they had brains. I don’t think Gorky was, Gogol probably. Tolstoy, no, Tolstoy had an opinion about the Mexican American War. Did you know? Of course, most were anti-Semites. Dostoyevsky. It was natural, it seems. (576)

· Ne olursa olsun oku der; bunun pişmanlığı hem anne hem baba da vardır. Kendilerini siyasi meselelere kaptırmışlar ve bu şekilde daha değerli birisi olacaklarını düşünmüşlerdir.

· Sonlara doğru konu, aşka ve cinselliğe gelir. Bunların konuşulması hep zordur kapalı kapılar ardına itilir ama söylediklerinin sonunda, bir şeylerin hep bittiğini ima eder ve şu cümle dökülür:

“Then one day in the morning she comes to me, my wife. She shows me a spot over her left breast. I know right away. I don’t touch it. I see it. In my mind I turn it this way and that. But I know in that minute, in one minute, everything is finished, finished happiness, pleasure, finished, finished, years ahead black. (578)

· Bu nedenle der, kendine iyi bakmalısın, bir de muz: her gün bir tane, yenmeli, potasyum,

****

En son konu kardeşine gelir, Grisha’ya. Yıl 1922’yi gösterir, öncesinde Palmer Baskınları bahsi geçer. Ardından Russian Artist Club (Rusya Sanatçılar Kulübü) ve Bakunin, Emma Goldman, Berkman ve Lenin isimlerini duyarız. O dönemde, Rusya’da Yahudi toplumunun uğradığı kitlesel zulümler ve baskılardan (pogrom) bahsedilir. Kardeşinin bir sanatçı olduğunu anlarız, başına bir şeyler gelmiştir.

****

Ve babanın ağzından şu sözler dökülür:

“Don’t leave me here, take me home to die, And I didn’t. And her face looked at me that day and many, many mornings look at me still.” (579)

Bu bir (baba-oğul) hikâyesi değildir aksine ters köşedir ve siyasi bir alt metin vardır. Az da olsa daha belirgin bir şekilde bize görünür. Sonlara yaklaşılmaktadır ve baba şöyle kapatır:

“Enough, already, he said. I had the job to tell you how to take care of yourself, what to expect. About the heart- you know it was not a metaphor. But in the end a great thing, a really interesting thing, would be to find out what happened to our Grisha. You’re smart. You can do it. Also, you’ll see, you’ll be lucky in this life to have something you must do to take your mind of all the things you didn’t do. Then he said. I suppose that is something like a joke. But, my dear girl, very serious.” (579)

“Her gün kalbini, iki elinin arasına alma” düşüncesi ilham vericidir, unuttuğumuz çok olur. Bahsi geçen hikâyedeki “yaş alma derslerine” katılmadığınız yerler de mutlaka vardır. Biliriz ki dersler hiç bitmez, öğrenme hep devam eder ve yaşantı bir adım önde gider: O sesi yabana atmamak gerekebilir.

Bahsi geçen eserler:
Dipnot 1: Oğuz Atay, Korkuyu Beklerken (İstanbul: İletişim Yayınları, 2016), 180.
A CENTURY OF FICTION IN THE NEW YORKER 1925-2025 EDITED BY DEBORAH TREISMAN. New York: Alfred A. Knopf, 2025.
Lois Shelton’ın çektiği Grace Paley fotoğrafı, Arizona Üniversitesi, Poetry Center (VOCA) arşivinden alınmıştır.

— Aslıhan Atalar