<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
  <channel>
    <title>Editor&#39;s Pick</title>
    <link>https://editorspick.highlighted.site/</link>
    <description></description>
    <pubDate>Thu, 05 Nov 2026 01:33:36 +0000</pubDate>
    <image>
      <url>https://i.snap.as/pygGzvTr.png</url>
      <title>Editor&#39;s Pick</title>
      <link>https://editorspick.highlighted.site/</link>
    </image>
    <item>
      <title>Bir Asırlık Kurgu &amp; Grace Paley</title>
      <link>https://editorspick.highlighted.site/bir-asirlik-kurgu-ve-grace-paley?pk_campaign=rss-feed</link>
      <description>&lt;![CDATA[&#xA;&#xA;“MY FATHER ADRESSES ME ON THE FACTS OF OLD AGE” (2002)&#xA;&#xA;Kitaptan beşinci seçimim, Grace Paley’den. Bir baba, bir masa ve evlat. Yaş alma dersleri konuşulacaktır. Hikâye şu sözlerle açılır: “My father had decided to teach me how to grow old. I said O.K.”&#xA;&#xA;O masaya çoğumuz oturmuştur, çoğu zaman dayanamayıp kalkmışızdır. Dersler aralıklı olarak farklı mekânlarda hep tekrarlanır. Alamadığımız derslerin sayısı, alabildiklerimizden katça fazladır.&#xA;&#xA;Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken kitabında “Babama Mektup” bölümünde söylediği gibi “bütün dünyanın suratına çarpıp durmadan kapıları” (1) bir soluk alıp kulak vermek gerekebilir. Ve yaş almanın bir tarafı kesinkes melankoliktir.&#xA;&#xA;Çok sevdiğim Harun Kolçak, o güzel şarkısında “Yıllar, yıllar, niye batıyor günler, hani nerede dünler, ya siz nerede bittiniz?” demektedir. Yıllar geçerken, karşımızda bir hikâye durmaktadır. İlk kroşe gelir, sağdan mı soldan mı bilinmez ama bence tam ortadandır, baba der ki:&#xA;&#xA;· Dikkatin fazlasıyla dağınık,&#xA;&#xA;· Değiş der, giyim-kuşam ve bakım tavsiyeleri verir,&#xA;&#xA;· İnsanların gözlerinin “ta” içine bak demek ister, “Don’t squint”den bunu anlar okuyan kişi. Gözlerinin ‘ta’ içine bakmak gerçekten çok zordur, rahatsız ettiğimizi düşünürüz. Ve o gözden payımıza düşenler bizi korkutur. Baba bilir, ama bilmezlikten gelir. Derinlerde kendisinin sebep olduğu bir neden vardır ancak şöyle denir: Artık top sende, kroşe gelmiştir bir kere; hadi bakalım, topu şimdi nereye atacaksın?&#xA;&#xA;*\\\\&#xA;&#xA;“TAKE YOUR HEART IN YOUR TWO HANDS”&#xA;&#xA;· Sabırlı ol ve her sabah kalktığında, “kalbini” iki elinin avuçlarına al der,&#xA;&#xA;  “When you get up in the morning you must take your heart in your two hands. You must do this every morning.” (572)&#xA;&#xA;· Sakince ve yumuşak konuş, bağırma, her şeyi söyleyebilirsin ama ‘saygılı’ ol der:&#xA;&#xA;  “Heart, little heart, beat softly but never forget your job, the blood. You can also whisper also, Remember, Remember.” (…)&#xA;    “O little heart, you worked like a bastard, like a dog, like a crazy slave, bang, bang, bang that day, remember?” (572)&#xA;&#xA;· Çocuklar der, milyon yıl geçse seni unutmazlar— nasıl hissettirdiğini,&#xA;&#xA;· Kendi inanç sistemi içinde din hakkında bir şeyler söylemeye çalışır, bu konuda konuşmak hep zordur. Yalnızca şunu söylemekle yetinir: Neyi yaptığın, yapmadığın, nelerden vazgeçtiğin, kime hakaret ettiğin, rencide ettiğin, ihanet ettiğin, bunlar bilinir.&#xA;&#xA;· Zor zamanda, birinin yanında olmak çok önemlidir der. Özellikle sevdiklerinin. “Bir taş gibi” o insanın aklında kalır:&#xA;&#xA;  “Do you remember, you didn’t go see your aunt, she was dying? That will be on your mind like a stone.” (573)&#xA;&#xA;· Tutuklanma hikâyesini anlatır ve annesinin gözlerine baktıktan sonraki kararında; hiçbir şeyin çok fazlası iyi değil der: Bu bir ideoloji, bu bir yemek de olabilir, yeşillik bile olsa.&#xA;&#xA;“HA HA HA, TOMORROW WILL COME”&#xA;&#xA;· Yatırım işlerinden der, evlat! Uzak dur. Evlat sorar, herkes milyoner oluyor, çok çok paralar kazanıyor, baba sorar:&#xA;&#xA;  “But what of tomorrow?” he asked.&#xA;    “Tomorrow, I said, they’ll make another million.”&#xA;    “No, no, no, I mean TOMORROW. I was there when TOMORROW came in 1929. So, I say to them and their millions, HA HA HA, TOMORROW will come. Go home now, I have a great deal more to tell you. Somehow, I’m always tired.” (574)&#xA;&#xA;Babanın Büyük Buhran’a referans verdiği anlaşılır, (yani bu yazıyı yazan kişi) öyle anlamıştır.&#xA;&#xA;\\\\&#xA;&#xA;Kızı, eşiyle boşanma sürecinde olduğunu söyler babasına. Evleri ayırma ya da tamamen boşanma seçenekler arasındadır. Geleneksellik her yerde vardır, baba gidebildiği yere kadar sürdür, artık olmuyorsa ondan sonra bağları kopart der: En sonunda ikiniz de ayrı huzurevine çıkarsınız der, e tabii şaka yapmaktadır. Mizah hep vardır, tam da böyle zamanlarda.&#xA;&#xA;  “You’ll see, in thirty years from now, you’ll get tired often. It doesn’t mean you’re sick. This is something important that I’m telling you. Listen. To live a long time, long years, you’ve got to sleep a certain extra percentage away. It’s a shame. (575)&#xA;&#xA;\\\\&#xA;&#xA;Bugünlük ders bitmiştir ancak bir dersten öbür derse geçilir. Bu sefer işin içinde siyasi konular vardır: Baba siyaseti ve bir mutfak. Kızının göz ucuyla gördüğü, Turgenyev’in Babalar ve Oğullar kitabı. Rusya düşünülmekte ancak Rusya’nın bundan hiçbir haberi olmamaktadır. Bir babayla kavga etmeden “siyaset” konuşmak; yeteneğin ötesinde bir beceridir, baba bir anda şöyle der:&#xA;&#xA;  “I don’t believe he was an anti-Semite. Of course, most of them were, even if they had brains. I don’t think Gorky was, Gogol probably. Tolstoy, no, Tolstoy had an opinion about the Mexican American War. Did you know? Of course, most were anti-Semites. Dostoyevsky. It was natural, it seems. (576)&#xA;&#xA;· Ne olursa olsun oku der; bunun pişmanlığı hem anne hem baba da vardır. Kendilerini siyasi meselelere kaptırmışlar ve bu şekilde daha değerli birisi olacaklarını düşünmüşlerdir.&#xA;&#xA;· Sonlara doğru konu, aşka ve cinselliğe gelir. Bunların konuşulması hep zordur kapalı kapılar ardına itilir ama söylediklerinin sonunda, bir şeylerin hep bittiğini ima eder ve şu cümle dökülür:&#xA;&#xA;  “Then one day in the morning she comes to me, my wife. She shows me a spot over her left breast. I know right away. I don’t touch it. I see it. In my mind I turn it this way and that. But I know in that minute, in one minute, everything is finished, finished happiness, pleasure, finished, finished, years ahead black. (578)&#xA;&#xA;· Bu nedenle der, kendine iyi bakmalısın, bir de muz: her gün bir tane, yenmeli, potasyum,&#xA;&#xA;\\\\&#xA;&#xA;En son konu kardeşine gelir, Grisha’ya. Yıl 1922’yi gösterir, öncesinde Palmer Baskınları bahsi geçer. Ardından Russian Artist Club (Rusya Sanatçılar Kulübü) ve Bakunin, Emma Goldman, Berkman ve Lenin isimlerini duyarız. O dönemde, Rusya’da Yahudi toplumunun uğradığı kitlesel zulümler ve baskılardan (pogrom) bahsedilir. Kardeşinin bir sanatçı olduğunu anlarız, başına bir şeyler gelmiştir.&#xA;&#xA;\\\\&#xA;&#xA;Ve babanın ağzından şu sözler dökülür:&#xA;&#xA;  “Don’t leave me here, take me home to die, And I didn’t. And her face looked at me that day and many, many mornings look at me still.” (579)&#xA;&#xA;Bu bir (baba-oğul) hikâyesi değildir aksine ters köşedir ve siyasi bir alt metin vardır. Az da olsa daha belirgin bir şekilde bize görünür. Sonlara yaklaşılmaktadır ve baba şöyle kapatır:&#xA;&#xA;  “Enough, already, he said. I had the job to tell you how to take care of yourself, what to expect. About the heart- you know it was not a metaphor. But in the end a great thing, a really interesting thing, would be to find out what happened to our Grisha. You’re smart. You can do it. Also, you’ll see, you’ll be lucky in this life to have something you must do to take your mind of all the things you didn’t do. Then he said. I suppose that is something like a joke. But, my dear girl, very serious.” (579)&#xA;&#xA;“Her gün kalbini, iki elinin arasına alma” düşüncesi ilham vericidir, unuttuğumuz çok olur. Bahsi geçen hikâyedeki “yaş alma derslerine” katılmadığınız yerler de mutlaka vardır. Biliriz ki dersler hiç bitmez, öğrenme hep devam eder ve yaşantı bir adım önde gider: O sesi yabana atmamak gerekebilir.&#xA;&#xA;Bahsi geçen eserler:*&#xA;&#xA;Dipnot 1: Oğuz Atay, Korkuyu Beklerken (İstanbul: İletişim Yayınları, 2016), 180.&#xA;&#xA;A CENTURY OF FICTION IN THE NEW YORKER 1925-2025 EDITED BY DEBORAH TREISMAN. New York: Alfred A. Knopf, 2025.&#xA;&#xA;Lois Shelton’ın çektiği Grace Paley fotoğrafı, Arizona Üniversitesi, Poetry Center (VOCA) arşivinden alınmıştır.&#xA;&#xA;— Aslıhan Atalar]]&gt;</description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><img src="https://i.snap.as/2cfGKnV2.png" alt=""/></p>

<p><strong><a href="https://www.newyorker.com/magazine/2002/06/17/my-father-addresses-me-on-the-facts-of-old-age">“MY FATHER ADRESSES ME ON THE FACTS OF OLD AGE” (2002)</a></strong></p>

<p>Kitaptan beşinci seçimim, Grace Paley’den. Bir baba, bir masa ve evlat. Yaş alma dersleri konuşulacaktır. Hikâye şu sözlerle açılır: “My father had decided to teach me how to grow old. I said O.K.”</p>

<p>O masaya çoğumuz oturmuştur, çoğu zaman dayanamayıp kalkmışızdır. Dersler aralıklı olarak farklı mekânlarda hep tekrarlanır. Alamadığımız derslerin sayısı, alabildiklerimizden katça fazladır.</p>

<p>Oğuz Atay’ın <em>Korkuyu Beklerken</em> kitabında “Babama Mektup” bölümünde söylediği gibi “bütün dünyanın suratına çarpıp durmadan kapıları” <strong>(1)</strong> bir soluk alıp kulak vermek gerekebilir. Ve yaş almanın bir tarafı kesinkes melankoliktir.</p>

<p>Çok sevdiğim Harun Kolçak, o güzel şarkısında “Yıllar, yıllar, niye batıyor günler, hani nerede dünler, ya siz nerede bittiniz?” demektedir. Yıllar geçerken, karşımızda bir hikâye durmaktadır. İlk kroşe gelir, sağdan mı soldan mı bilinmez ama bence tam ortadandır, baba der ki:</p>

<p>· Dikkatin fazlasıyla dağınık,</p>

<p>· Değiş der, giyim-kuşam ve bakım tavsiyeleri verir,</p>

<p>· İnsanların gözlerinin “ta” içine bak demek ister, “Don’t squint”den bunu anlar okuyan kişi. Gözlerinin ‘ta’ içine bakmak gerçekten çok zordur, rahatsız ettiğimizi düşünürüz. Ve o gözden payımıza düşenler bizi korkutur. Baba bilir, ama bilmezlikten gelir. Derinlerde kendisinin sebep olduğu bir neden vardır ancak şöyle denir: Artık top sende, kroşe gelmiştir bir kere; hadi bakalım, topu şimdi nereye atacaksın?</p>

<p><strong>****</strong></p>

<p><strong>“TAKE YOUR HEART IN YOUR TWO HANDS”</strong></p>

<p>· Sabırlı ol ve her sabah kalktığında, “kalbini” iki elinin avuçlarına al der,</p>

<blockquote><p>“When you get up in the morning you must take your heart in your two hands. You must do this every morning.” (572)</p></blockquote>

<p>· Sakince ve yumuşak konuş, bağırma, her şeyi söyleyebilirsin ama ‘saygılı’ ol der:</p>

<blockquote><p>“Heart, little heart, beat softly but never forget your job, the blood. You can also whisper also, Remember, Remember.” (…)</p>

<p>“O little heart, you worked like a bastard, like a dog, like a crazy slave, bang, bang, bang that day, remember?” (572)</p></blockquote>

<p>· Çocuklar der, milyon yıl geçse seni unutmazlar— nasıl hissettirdiğini,</p>

<p>· Kendi inanç sistemi içinde din hakkında bir şeyler söylemeye çalışır, bu konuda konuşmak hep zordur. Yalnızca şunu söylemekle yetinir: Neyi yaptığın, yapmadığın, nelerden vazgeçtiğin, kime hakaret ettiğin, rencide ettiğin, ihanet ettiğin, bunlar bilinir.</p>

<p>· Zor zamanda, birinin yanında olmak çok önemlidir der. Özellikle sevdiklerinin. “Bir taş gibi” o insanın aklında kalır:</p>

<blockquote><p>“Do you remember, you didn’t go see your aunt, she was dying? That will be on your mind like a stone.” (573)</p></blockquote>

<p>· Tutuklanma hikâyesini anlatır ve annesinin gözlerine baktıktan sonraki kararında; hiçbir şeyin çok fazlası iyi değil der: Bu bir ideoloji, bu bir yemek de olabilir, yeşillik bile olsa.</p>

<p><strong>“HA HA HA, TOMORROW WILL COME”</strong></p>

<p>· Yatırım işlerinden der, evlat! Uzak dur. Evlat sorar, herkes milyoner oluyor, çok çok paralar kazanıyor, baba sorar:</p>

<blockquote><p>“But what of tomorrow?” he asked.</p>

<p>“Tomorrow, I said, they’ll make another million.”</p>

<p>“No, no, no, I mean TOMORROW. I was there when TOMORROW came in 1929. So, I say to them and their millions, HA HA HA, TOMORROW will come. Go home now, I have a great deal more to tell you. Somehow, I’m always tired.” (574)</p></blockquote>

<p>Babanın Büyük Buhran’a referans verdiği anlaşılır, (yani bu yazıyı yazan kişi) öyle anlamıştır.</p>

<p><strong>****</strong></p>

<p>Kızı, eşiyle boşanma sürecinde olduğunu söyler babasına. Evleri ayırma ya da tamamen boşanma seçenekler arasındadır. Geleneksellik her yerde vardır, baba gidebildiği yere kadar sürdür, artık olmuyorsa ondan sonra bağları kopart der: En sonunda ikiniz de ayrı huzurevine çıkarsınız der, e tabii şaka yapmaktadır. Mizah hep vardır, tam da böyle zamanlarda.</p>

<blockquote><p>“You’ll see, in thirty years from now, you’ll get tired often. It doesn’t mean you’re sick. This is something important that I’m telling you. Listen. To live a long time, long years, you’ve got to sleep a certain extra percentage away. It’s a shame. (575)</p></blockquote>

<p><strong>****</strong></p>

<p>Bugünlük ders bitmiştir ancak bir dersten öbür derse geçilir. Bu sefer işin içinde siyasi konular vardır: Baba siyaseti ve bir mutfak. Kızının göz ucuyla gördüğü, Turgenyev’in <em>Babalar ve Oğullar</em> kitabı. Rusya düşünülmekte ancak Rusya’nın bundan hiçbir haberi olmamaktadır. Bir babayla kavga etmeden “siyaset” konuşmak; yeteneğin ötesinde bir beceridir, baba bir anda şöyle der:</p>

<blockquote><p>“I don’t believe he was an anti-Semite. Of course, most of them were, even if they had brains. I don’t think Gorky was, Gogol probably. Tolstoy, no, Tolstoy had an opinion about the Mexican American War. Did you know? Of course, most were anti-Semites. Dostoyevsky. It was natural, it seems. (576)</p></blockquote>

<p>· Ne olursa olsun oku der; bunun pişmanlığı hem anne hem baba da vardır. Kendilerini siyasi meselelere kaptırmışlar ve bu şekilde daha değerli birisi olacaklarını düşünmüşlerdir.</p>

<p>· Sonlara doğru konu, aşka ve cinselliğe gelir. Bunların konuşulması hep zordur kapalı kapılar ardına itilir ama söylediklerinin sonunda, bir şeylerin hep bittiğini ima eder ve şu cümle dökülür:</p>

<blockquote><p>“Then one day in the morning she comes to me, my wife. She shows me a spot over her left breast. I know right away. I don’t touch it. I see it. In my mind I turn it this way and that. But I know in that minute, in one minute, everything is finished, finished happiness, pleasure, finished, finished, years ahead black. (578)</p></blockquote>

<p>· Bu nedenle der, kendine iyi bakmalısın, bir de muz: her gün bir tane, yenmeli, potasyum,</p>

<p><strong>****</strong></p>

<p>En son konu kardeşine gelir, Grisha’ya. Yıl 1922’yi gösterir, öncesinde Palmer Baskınları bahsi geçer. Ardından Russian Artist Club (Rusya Sanatçılar Kulübü) ve Bakunin, Emma Goldman, Berkman ve Lenin isimlerini duyarız. O dönemde, Rusya’da Yahudi toplumunun uğradığı kitlesel zulümler ve baskılardan (pogrom) bahsedilir. Kardeşinin bir sanatçı olduğunu anlarız, başına bir şeyler gelmiştir.</p>

<p><strong>****</strong></p>

<p>Ve babanın ağzından şu sözler dökülür:</p>

<blockquote><p>“Don’t leave me here, take me home to die, And I didn’t. And her face looked at me that day and many, many mornings look at me still.” (579)</p></blockquote>

<p>Bu bir (baba-oğul) hikâyesi değildir aksine ters köşedir ve siyasi bir alt metin vardır. Az da olsa daha belirgin bir şekilde bize görünür. Sonlara yaklaşılmaktadır ve baba şöyle kapatır:</p>

<blockquote><p>“Enough, already, he said. I had the job to tell you how to take care of yourself, what to expect. About the heart- you know it was not a metaphor. But in the end a great thing, a really interesting thing, would be to find out what happened to our Grisha. You’re smart. You can do it. Also, you’ll see, you’ll be lucky in this life to have something you must do to take your mind of all the things you didn’t do. Then he said. I suppose that is something like a joke. But, my dear girl, very serious.” (579)</p></blockquote>

<p>“Her gün kalbini, iki elinin arasına alma” düşüncesi ilham vericidir, unuttuğumuz çok olur. Bahsi geçen hikâyedeki “yaş alma derslerine” katılmadığınız yerler de mutlaka vardır. Biliriz ki dersler hiç bitmez, öğrenme hep devam eder ve yaşantı bir adım önde gider: O sesi yabana atmamak gerekebilir.</p>

<h5 id="bahsi-geçen-eserler"><strong>Bahsi geçen eserler:</strong></h5>

<h5 id="dipnot-1-oğuz-atay-korkuyu-beklerken-istanbul-iletişim-yayınları-2016-180">Dipnot 1: Oğuz Atay, <em>Korkuyu Beklerken</em> (İstanbul: İletişim Yayınları, 2016), 180.</h5>

<h5 id="a-century-of-fiction-in-the-new-yorker-1925-2025-edited-by-deborah-treisman-new-york-alfred-a-knopf-2025">A CENTURY OF FICTION IN THE NEW YORKER 1925-2025 EDITED BY DEBORAH TREISMAN. New York: Alfred A. Knopf, 2025.</h5>

<h5 id="lois-shelton-ın-çektiği-grace-paley-fotoğrafı-arizona-üniversitesi-poetry-center-voca-arşivinden-alınmıştır">Lois Shelton’ın çektiği Grace Paley fotoğrafı, Arizona Üniversitesi, Poetry Center (VOCA) arşivinden alınmıştır.</h5>

<p>— Aslıhan Atalar</p>
]]></content:encoded>
      <guid>https://editorspick.highlighted.site/bir-asirlik-kurgu-ve-grace-paley</guid>
      <pubDate>Sat, 24 Oct 2026 19:37:55 +0000</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bir Asırlık Kurgu &amp; Jhumpa Lahiri</title>
      <link>https://editorspick.highlighted.site/bir-asirlik-kurgu-ve-jhumpa-lahiri?pk_campaign=rss-feed</link>
      <description>&lt;![CDATA[&#xA;&#xA;“THE THIRD AND FINAL CONTINENT” (1999)&#xA;&#xA;Kitaptan dördüncü seçimim Jhumpa Lahiri’den. Küreselleşme, kültür, kimlik, etkileşim, göç ve “Amerikan Rüyası” hepsi bu metnin bir parçası. Hikâyenin dergide yer alma tarihiyse 1999 ve devrin getirdikleri bize arka planda öylece göz kırpmaktadır.&#xA;&#xA;Bu hikâyede kabul görmediğimiz kıyafetler, pratikler, görünüşlerimiz de vardır, “içten içe” başlayan yani “gözlerden” bize yansıyan. Erkek karakterin bakışında, eşi Mala’yı anlatırken bunu hissederiz, bir (sari) üzerinden. Anlarız ki değişmeyen şeyler vardır; kadınlar, iradeleri dışında zorla açılmaya, zorla kapanmaya, okutulmamaya, temsil edilmemeye ve bedeni üzerinden tercih ettikleriyle ve edemedikleriyle (kendisi dışında) tüm bakışların hapsi altındadır.&#xA;&#xA;\\\&#xA;&#xA;Talihimizi uzaklarda ararız, ararken hem unuttuklarımız hem de başarabildiklerimiz vardır; bu hikâye anlatıcının da dediği gibi Umman Denizi’nden başlıyor, Kızıldeniz’e oradan Akdeniz ve İngiltere’ye uzanıyor. Son olarak da üçüncü kıtaya ulaşıyor; o kıtaysa Amerika. Bu bir başarı hikâyesi mi? Tam olarak değil.&#xA;&#xA;Başlığı ilk gördüğümüzde, bize o hiç sevmediğimiz sözcük öbeğini hatırlatır, “üçüncü dünya ülkesi” ama kastedilen o değildir; tarihler 1964’ü gösterdiğinde anlatıcının bahsettiği, uzun yolculuğun sonu Boston’da biter. Bahsedilen Kuzey Amerika’dır, yüzölçümüyle üçüncü sıradadır.&#xA;&#xA;Tarihin 1964’ü gösterdiğini söylemiştik, anlatıcı bize bu konuda hiçbir şey anlatmasa da Hindistan’da bu tarihte ne olmuş olabilir? Okuyucu merak edecektir.&#xA;&#xA;\\\&#xA;&#xA;Karakter hayatta kalma yolculuğuna İngiltere’de önemli bir üniversitenin kütüphanesinde başlar ve sonu önemli bir üniversitenin kütüphanesine MIT’e kadar uzanır. Kültürün hep izi vardır, karakter sabahları Hindistan’a özgü körili yumurta (yumurta körisi) yer, kriket izlenir ve o meşhur kliplerle birlikte Mukesh dinlenir. Ancak işler Kuzey Amerika’da biraz değişir artık kahvaltılarda mısır gevreği yenmeye yavaştan başlanmıştır. Uçaktan indiğinde karakterin ilk izlenimleri şu satırlarla anlatılır:&#xA;&#xA;  “The pace of life in North America is different from Britain, as you will soon discover,” the guidebook informed me. “Everybody feels he must get to top. Don’t expect an English cup of tea.” As the plane began its descent over Boston Harbour, the pilot announced the weather and the time, and that President Nixon had declared a national holiday: two American men had landed on the moon. Several passengers cheered. “God bless America!” one of them hollered. Across the aisle, I saw a woman praying. (483)&#xA;&#xA;Karakterimiz kiralık bir ev bulur, ev sahibi Croft Hanım adında, yüz yaşında sinirli, zor bir kadındır daha doğrusu ilk başta öyle görünür ve Helen adında bir kızı vardır. Bir evde ilk defa, Hindistanlı olmayan birisiyle yaşayacaktır. Ancak bu deneyim, karakterin tüm önyargılarını, korkularını kırar; asıl başarı tam da burada durmaktadır.&#xA;&#xA;\\\&#xA;&#xA;O tarihlerde Ay’a Yolculuk gerçekleşir (Bilseler hâlâ ediyor). Bu yolculuklar, ev sahibi kadın için fazlasıyla anlamlıdır çünkü “Amerikan Rüyası”nın bir parçasıdır. Hikâyenin kahramanı olan adam içinse bu yolculukların hiçbir anlamı yoktur. Kadın, sürekli “Splendid” (Fevkalade) kelimesini adama tekrar ettirir. Karakter, o anki hislerini anlatırken şu sözlere yer verir:&#xA;&#xA;  I was both baffled and somewhat insulted by the request. It reminded me of the way I was taught multiplication tables as a child, repeating after the master, sitting cross-legged on the floor of my one-room Tollygunge school. It also reminded me of my wedding, when I had repeated endless Sanskrit verses after the priest, verses I barely understood which joined to my wife. I said nothing. (487)&#xA;&#xA;Adam, ilk kirasını ödediğinde “o hep emir veren kadın” ona çok iyi davranır, şaşırır. Zaman geçer ve karakterimiz bu yalnız yaşayan kadına alışmıştır. Piyanosu başında onu ziyaret eder ve ziyaretleri sırasında, 1886 yılında dünyaya gelen bu kadının nasıl bir dünyada yaşadığı, gençliği gözünde canlanır.&#xA;&#xA;\\\&#xA;&#xA;Hikâyenin anlatıcısı erkek bir karakter, çok sevmeden yaptığı geleneksel bir evlilik var. O nedenle eşi Mala’yı anlatırken kurduğu cümlelerden, bakışından rahatsızlık duyuyoruz. Yazar bunu bize çok iyi hissettiriyor. Karakterimiz, eşini havalimanından almadan önce şöyle bir sahne yaşanır:&#xA;&#xA;  (…) I saw and Indian woman on Massachusetts Avenue, wearing a sari with its free end nearly dragging on the footpath, and pushing child in a stroller. An American woman with a small black dog on leash was walking to one side of her. Suddenly the dog began barking. I watched as the Indian woman, startled, stopped in her path, at which point the dog leaped up and seized the end of the sari between its teeth. The American woman scolded the dog, appeared to apologize and walked quickly away, leaving the Indian woman to fix her sari, and wait her crying child. She did not see me standing there, and eventually she continued her way. Such a mishap, I realized that morning would soon be my concern. It was my duty to take care of Mala, to welcome her and protect her. I would have to tell her which streets to avoid, which way the traffic came, tell her to wear her sari so that the free end did not drag on the footpath. A five-mile separation from her parents, I recalled with some irritation, had caused her to weep. (494)&#xA;&#xA;\\\&#xA;&#xA;Bir havalimanı sahnesinde, eşi kollarında altın bileziklerle, alnındaki yaratılışın simgesi (Bindu) ve ayaklarında kırmızı dekoratif kınayla, havalimanında karşısına dikilmektedir. Adam ne bir el uzatmıştır ne de bir öpücük kondurmuştur. Menüde “sığır çorbası” olan uzun yolculukta, Mala hiçbir şey yiyememiştir.&#xA;&#xA;Boston çevresinde yürüyüşleri sırasında adam, Mala’ya ilk oturduğu evi gösterir. Burada bir kadının oturduğunu söyler, yapayalnız bir kadının. Eşini “o meşhur”, “huysuz ama tatlı” Croft Hanım ile tanıştırır. Karakterimiz, uzun bir süreden sonra, o yaşlı kadını gördüğünde, bağırarak “Fevkalede” der, duygulanır ve şüphesiz bu sadece iki kişinin bildiği bir espridir.&#xA;&#xA;\\\&#xA;&#xA;Tanışmalarda hep biraz mahcubiyet vardır, eğer ki uzak yerlerden bir yaşamın tam ortasına düşmüşsek, heyecanımızı anlayacaklarını umarız. Kahramanımız, eşi Mala’yı ilk defa çok iyi anlamaktadır:&#xA;&#xA;  Mala rose to her feet, adjusting the end of her sari over her head and holding it to her chest, and for the first time since her arrival, I feel sympathy. I remembered my first days in London, learning how to take the Tube to Russel Square, riding and escalator for the first time, unable to understand that when the man cried “piper” it meant “paper” unable to decipher, for a whole year that the conductor said “Mind the gap” as the train pulled away from each station. Like me, Mala had travelled far from home, not knowing where she was going, or what she would find, door no reason other than to be my wife. As strange as it seemed, I knew in my heart that one day her death would affect me, and stranger still, that mine would affect her.  (498)&#xA;&#xA;Boston’da ilk kiracısı olduğu ev sahibinin, vefat haberini duyduğundaysa Amerika’da ilk “yasını tuttuğu ölüm ve hayran olduğu hayat” ifadesi kullanılır. (499)&#xA;&#xA;Yıllar geçmektedir artık bir oğulları vardır, Harvard Üniversitesi’nde okumaktadır ancak kaygılar ve korkular anne ve babayı sarmaktadır: Bizden sonra da elleriyle pilavı yiyecek midir, Bengalce konuşacak mıdır? (499)&#xA;&#xA;\\\*&#xA;&#xA;Hikâyenin sonu çok güzel bir cümleyle kapanır:&#xA;&#xA;  (…) Still, there are times I am bewildered by each mile I have traveled, each meal I have eaten, each person I have known. Each room in which I have slept as ordinary as it all appears, there are times when it is beyond my imagination. (500)&#xA;&#xA;Kendinizi unutmadan, yok saymadan ve başkasını öteki yapmadan düşlediğinizden güzel deneyimlerle, insanlarla karşılaşmanız ve hayatları tanımanız dileğiyle.&#xA;&#xA;Bahsi geçen eserler:&#xA;&#xA;A CENTURY OF FICTION IN THE NEW YORKER 1925-2025 EDITED BY DEBORAH TREISMAN. New York: Alfred A. Knopf, 2025.&#xA;&#xA;Jhumpa Lahiri’nin düzenlenen görseli, Chicago Public Library’den alınmıştır.&#xA;&#xA;— Aslıhan Atalar]]&gt;</description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><img src="https://i.snap.as/9HQsn9pT.png" alt=""/></p>

<p><strong><a href="https://www.newyorker.com/magazine/1999/06/21/the-third-and-final-continent">“THE THIRD AND FINAL CONTINENT” (1999)</a></strong></p>

<p>Kitaptan dördüncü seçimim Jhumpa Lahiri’den. Küreselleşme, kültür, kimlik, etkileşim, göç ve “Amerikan Rüyası” hepsi bu metnin bir parçası. Hikâyenin dergide yer alma tarihiyse 1999 ve devrin getirdikleri bize arka planda öylece göz kırpmaktadır.</p>

<p>Bu hikâyede kabul görmediğimiz kıyafetler, pratikler, görünüşlerimiz de vardır, “içten içe” başlayan yani “gözlerden” bize yansıyan. Erkek karakterin bakışında, eşi Mala’yı anlatırken bunu hissederiz, bir (sari) üzerinden. Anlarız ki değişmeyen şeyler vardır; kadınlar, iradeleri dışında zorla açılmaya, zorla kapanmaya, okutulmamaya, temsil edilmemeye ve bedeni üzerinden tercih ettikleriyle ve edemedikleriyle (kendisi dışında) tüm bakışların hapsi altındadır.</p>

<p>***</p>

<p>Talihimizi uzaklarda ararız, ararken hem unuttuklarımız hem de başarabildiklerimiz vardır; bu hikâye anlatıcının da dediği gibi Umman Denizi’nden başlıyor, Kızıldeniz’e oradan Akdeniz ve İngiltere’ye uzanıyor. Son olarak da üçüncü kıtaya ulaşıyor; o kıtaysa Amerika. Bu bir başarı hikâyesi mi? Tam olarak değil.</p>

<p>Başlığı ilk gördüğümüzde, bize o hiç sevmediğimiz sözcük öbeğini hatırlatır, “üçüncü dünya ülkesi” ama kastedilen o değildir; tarihler 1964’ü gösterdiğinde anlatıcının bahsettiği, uzun yolculuğun sonu Boston’da biter. Bahsedilen Kuzey Amerika’dır, yüzölçümüyle üçüncü sıradadır.</p>

<p>Tarihin 1964’ü gösterdiğini söylemiştik, anlatıcı bize bu konuda hiçbir şey anlatmasa da Hindistan’da bu tarihte ne olmuş olabilir? Okuyucu merak edecektir.</p>

<p>***</p>

<p>Karakter hayatta kalma yolculuğuna İngiltere’de önemli bir üniversitenin kütüphanesinde başlar ve sonu önemli bir üniversitenin kütüphanesine MIT’e kadar uzanır. Kültürün hep izi vardır, karakter sabahları Hindistan’a özgü körili yumurta (yumurta körisi) yer, kriket izlenir ve o meşhur kliplerle birlikte Mukesh dinlenir. Ancak işler Kuzey Amerika’da biraz değişir artık kahvaltılarda mısır gevreği yenmeye yavaştan başlanmıştır. Uçaktan indiğinde karakterin ilk izlenimleri şu satırlarla anlatılır:</p>

<blockquote><p>“The pace of life in North America is different from Britain, as you will soon discover,” the guidebook informed me. “Everybody feels he must get to top. Don’t expect an English cup of tea.” As the plane began its descent over Boston Harbour, the pilot announced the weather and the time, and that President Nixon had declared a national holiday: two American men had landed on the moon. Several passengers cheered. “God bless America!” one of them hollered. Across the aisle, I saw a woman praying. (483)</p></blockquote>

<p>Karakterimiz kiralık bir ev bulur, ev sahibi Croft Hanım adında, yüz yaşında sinirli, zor bir kadındır daha doğrusu ilk başta öyle görünür ve Helen adında bir kızı vardır. Bir evde ilk defa, Hindistanlı olmayan birisiyle yaşayacaktır. Ancak bu deneyim, karakterin tüm önyargılarını, korkularını kırar; asıl başarı tam da burada durmaktadır.</p>

<p>***</p>

<p>O tarihlerde Ay’a Yolculuk gerçekleşir (Bilseler hâlâ ediyor). Bu yolculuklar, ev sahibi kadın için fazlasıyla anlamlıdır çünkü “Amerikan Rüyası”nın bir parçasıdır. Hikâyenin kahramanı olan adam içinse bu yolculukların hiçbir anlamı yoktur. Kadın, sürekli “Splendid” (Fevkalade) kelimesini adama tekrar ettirir. Karakter, o anki hislerini anlatırken şu sözlere yer verir:</p>

<blockquote><p>I was both baffled and somewhat insulted by the request. It reminded me of the way I was taught multiplication tables as a child, repeating after the master, sitting cross-legged on the floor of my one-room Tollygunge school. It also reminded me of my wedding, when I had repeated endless Sanskrit verses after the priest, verses I barely understood which joined to my wife. I said nothing. (487)</p></blockquote>

<p>Adam, ilk kirasını ödediğinde “o hep emir veren kadın” ona çok iyi davranır, şaşırır. Zaman geçer ve karakterimiz bu yalnız yaşayan kadına alışmıştır. Piyanosu başında onu ziyaret eder ve ziyaretleri sırasında, 1886 yılında dünyaya gelen bu kadının nasıl bir dünyada yaşadığı, gençliği gözünde canlanır.</p>

<p>***</p>

<p>Hikâyenin anlatıcısı erkek bir karakter, çok sevmeden yaptığı geleneksel bir evlilik var. O nedenle eşi Mala’yı anlatırken kurduğu cümlelerden, bakışından rahatsızlık duyuyoruz. Yazar bunu bize çok iyi hissettiriyor. Karakterimiz, eşini havalimanından almadan önce şöyle bir sahne yaşanır:</p>

<blockquote><p>(…) I saw and Indian woman on Massachusetts Avenue, wearing a sari with its free end nearly dragging on the footpath, and pushing child in a stroller. An American woman with a small black dog on leash was walking to one side of her. Suddenly the dog began barking. I watched as the Indian woman, startled, stopped in her path, at which point the dog leaped up and seized the end of the sari between its teeth. The American woman scolded the dog, appeared to apologize and walked quickly away, leaving the Indian woman to fix her sari, and wait her crying child. She did not see me standing there, and eventually she continued her way. Such a mishap, I realized that morning would soon be my concern. It was my duty to take care of Mala, to welcome her and protect her. I would have to tell her which streets to avoid, which way the traffic came, tell her to wear her sari so that the free end did not drag on the footpath. A five-mile separation from her parents, I recalled with some irritation, had caused her to weep. (494)</p></blockquote>

<p>***</p>

<p>Bir havalimanı sahnesinde, eşi kollarında altın bileziklerle, alnındaki yaratılışın simgesi (Bindu) ve ayaklarında kırmızı dekoratif kınayla, havalimanında karşısına dikilmektedir. Adam ne bir el uzatmıştır ne de bir öpücük kondurmuştur. Menüde “sığır çorbası” olan uzun yolculukta, Mala hiçbir şey yiyememiştir.</p>

<p>Boston çevresinde yürüyüşleri sırasında adam, Mala’ya ilk oturduğu evi gösterir. Burada bir kadının oturduğunu söyler, yapayalnız bir kadının. Eşini “o meşhur”, “huysuz ama tatlı” Croft Hanım ile tanıştırır. Karakterimiz, uzun bir süreden sonra, o yaşlı kadını gördüğünde, bağırarak “Fevkalede” der, duygulanır ve şüphesiz bu sadece iki kişinin bildiği bir espridir.</p>

<p>***</p>

<p>Tanışmalarda hep biraz mahcubiyet vardır, eğer ki uzak yerlerden bir yaşamın tam ortasına düşmüşsek, heyecanımızı anlayacaklarını umarız. Kahramanımız, eşi Mala’yı ilk defa çok iyi anlamaktadır:</p>

<blockquote><p>Mala rose to her feet, adjusting the end of her sari over her head and holding it to her chest, and for the first time since her arrival, I feel sympathy. I remembered my first days in London, learning how to take the Tube to Russel Square, riding and escalator for the first time, unable to understand that when the man cried “piper” it meant “paper” unable to decipher, for a whole year that the conductor said “Mind the gap” as the train pulled away from each station. Like me, Mala had travelled far from home, not knowing where she was going, or what she would find, door no reason other than to be my wife. As strange as it seemed, I knew in my heart that one day her death would affect me, and stranger still, that mine would affect her.  (498)</p></blockquote>

<p>Boston’da ilk kiracısı olduğu ev sahibinin, vefat haberini duyduğundaysa Amerika’da ilk “yasını tuttuğu ölüm ve hayran olduğu hayat” ifadesi kullanılır. (499)</p>

<p>Yıllar geçmektedir artık bir oğulları vardır, Harvard Üniversitesi’nde okumaktadır ancak kaygılar ve korkular anne ve babayı sarmaktadır: Bizden sonra da elleriyle pilavı yiyecek midir, Bengalce konuşacak mıdır? (499)</p>

<p>***</p>

<p>Hikâyenin sonu çok güzel bir cümleyle kapanır:</p>

<blockquote><p>(…) Still, there are times I am bewildered by each mile I have traveled, each meal I have eaten, each person I have known. Each room in which I have slept as ordinary as it all appears, there are times when it is beyond my imagination. (500)</p></blockquote>

<p>Kendinizi unutmadan, yok saymadan ve başkasını öteki yapmadan düşlediğinizden güzel deneyimlerle, insanlarla karşılaşmanız ve hayatları tanımanız dileğiyle.</p>

<h5 id="bahsi-geçen-eserler"><strong>Bahsi geçen eserler:</strong></h5>

<h5 id="a-century-of-fiction-in-the-new-yorker-1925-2025-edited-by-deborah-treisman-new-york-alfred-a-knopf-2025">A CENTURY OF FICTION IN THE NEW YORKER 1925-2025 EDITED BY DEBORAH TREISMAN. New York: Alfred A. Knopf, 2025.</h5>

<h5 id="jhumpa-lahiri-nin-düzenlenen-görseli-chicago-public-library-den-alınmıştır">Jhumpa Lahiri’nin düzenlenen görseli, Chicago Public Library’den alınmıştır.</h5>

<p>— Aslıhan Atalar</p>
]]></content:encoded>
      <guid>https://editorspick.highlighted.site/bir-asirlik-kurgu-ve-jhumpa-lahiri</guid>
      <pubDate>Thu, 15 Oct 2026 08:58:33 +0000</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bir Asırlık Kurgu &amp; Lorrie Moore</title>
      <link>https://editorspick.highlighted.site/bir-asirlik-kurgu-ve-lorrie-moore?pk_campaign=rss-feed</link>
      <description>&lt;![CDATA[&#xA;&#xA;Kitaptan üçüncü seçimim, Lorrie Moore’dan “PEOPLE LIKE THAT ARE THE ONLY PEOPLE HERE”: Bir anne, bir evlat ve bir hastane.&#xA;&#xA;Böyle baktığımızda fazlasıyla bireysel görünüyor olabilir ama bir hastanede yaşanabilecek tüm garipliklerle çaresizlikten doğan nükteyle baş edilir. Evrenseldir, hepimizin hikâyesidir özellikle sevdiklerini, hastane koridorlarında bekleyenlere fazlasıyla tanıdık gelecektir.&#xA;&#xA;“PEOPLE LIKE THAT ARE THE ONLY PEOPLE HERE” (1997)&#xA;&#xA;Hikâye şu sözlerle başlar: “Bir başlangıç ve bir son; ikisine de benzemeyen…”&#xA;&#xA;Sıradan bir gün olabilir ama sıradan bir başlangıç hiç değildir: Başrolde bir anne vardır, bebeğinin bezinde bir kan pıhtısı görür. (Kim koymuştur, belki başkasına aittir, muhakkak başkasına aittir ya da anneye aittir, yardımcıya ait olabilir, her şey olabilir...) Zihin boş durmaz; ihtimalleri acıya teslim etmemek için.&#xA;&#xA;Mekân hastanedir ve bir hastanede yaşanan tüm (gariplikler) çok güzel betimlenir:&#xA;&#xA;  “They fold their arms across their white-coated chests, unfold them again and jot things down. They order an ultrasound. Bladder and kidneys. Here’s the card. Go downstairs, turn left.” (416)&#xA;&#xA;İşte bu kadar basittir! Anne, tedirgindir ve radyoloğa sormaya çalışır: “Bir şey mi gördünüz?” Karşında gördüğü yüzden ters giden bir şeyler olduğunu anlayarak: Mekaniklik, gariplik, tuhaflık… Hepsi karakterin içinde bulunduğu tüm diyaloglarda karşımıza çıkar:&#xA;&#xA;    (…)  &#xA;      — “You don’t know exactly what it is until it’s in the bucket.”&#xA;    — “In the bucket,” Mother repeats.&#xA;    — “That’s doctor talk,” the Radiologist says.&#xA;    — “It is very appealing,” says the mother. It’s a very appealing way to talk.” (416)&#xA;&#xA;Dünyanın neresinden olursak olalım; bu konuşmalara yabancı olduğumuzu kim söyleyebilir? Anlatıcının gözlem gücünde hissedilen tanıklık “diyalogla” kurulur. Asıl doktor gelir; bebek, annesinin kucağındadır ve annenin üstünden çıkarmadığı “yeşil parkasındaki şapkayla” oynar.&#xA;&#xA;(Takar ve çıkarır; bebek için bu çok eğlencelidir). Bu sahne, anne “o” parkayı giydiğinde hep tekrarlanır, şüphesiz anlatıcımız tüm bu oyunların ve tabii “Ce-eee” yani (Pekaaboo’nun) bir bebeğin dünyasındaki yerini bilerek anlatır.&#xA;&#xA;Duyduğu ses: “Wilms’ Tümörü” der. Anne, tümörü bilir ama Wilm(s)’i bilmez (s) bu vurguya takılır. Şu sözler dökülür, “He says the tumor as if it were the most normal things in the world.” (417) Anlatıcı, “Bütün yaşamın, anneyi bu ana getirdiğini” söylemektedir:&#xA;&#xA;  (…) All the lullabies in the world, all the melodies threaded through with maternal melancholy now become for her —abandoned as mothers can be by working men and napping babies— the songs of hard, hard grief. Sitting there bowed and bobbing, the Mother feels the entirety of her love as worry and heartbreak. A quick and irrevocable alchemy: there is no longer one unworried scrap left for happiness. “If you go,” she keens low into his soapy neck, into the ranunculus coil of his ear, “we are going with you” We are nothing without you. Without you, we are a heap of rocks. Without you, we are two stumps, with nothing any longer in our hearts. Wherever this takes you, we are following; we will be there. Don’t be scared. We are going, too, wherever you go. That is that. That is that. (420-421)&#xA;&#xA;Eşi eve gelir ne de olsa haber duyulmuştur, sandalyede yıkılıp kalır ancak söylediği ilk söz şu olur: “Take notes.” (421)&#xA;&#xA;Not alınmalıdır çünkü “para” lazımdır. “Frigid” sıfatı boşuna değildir; karşısında “buz” gibi duran adam ona yabancıdır ve “not” karakterin hep aklındadır. “Yeri geldiğinde” onu kilitli yerinden çıkaracaktır.&#xA;&#xA;Hikâye ne kadar üzücü görünse de mizah hep vardır: Tedavi masraflarını karşılamak için evin satılması bir seçenektir; peki nerede yaşayacaklardır: “MacDonald Çiftliği olabilir mi?” Tüm yaşam artık bir evlat üzerine kurulur ve bizim bildiğimiz Ali Baba’nın Çiftliği, artık anne ve babanın da dünyası olmuştur.&#xA;&#xA;Bir onkoloji koridorunun özneleri olan evlatlar, ebeveynler, doktorlar, hemşireler, tüm sağlık personelleri. Bu sahne anlatılırken evlatlarını bekleyen anneler için “mortal women” (429) tanımlaması yapılır. Herkes ölümlüdür, asıl zor olan “yaşayan” tarafta bunu deneyimlemektir.&#xA;&#xA;Güzel şeyler olur, o anda hissedilemeyen ama zorluklar içinde beliren “humming through the war” denilenler:&#xA;&#xA;  (…) the Baby likes the hospital. He likes the long corridors, down which he can run. He likes everything on wheels. The flower carts in the lobby! (Please keep your boy away from the flowers,” says the vender. We’ll buy the whole display,” snaps the Mother, adding, “Actual children in a children’s hospital-unbelievable, isn’t it?&#xA;    The Baby likes the other little boys. Places to go! Places to see! Rooms to wander into! There is Intensive Care. There is Trauma Unit. The Baby smiles and waves. What a little Cancer Personality! Bandaged citizens smile and wave back. In Peed-Onk there are the bald little boys to play with. Joey, Eric, Tim, Mort and Tod. (Mort! Tod!)&#xA;    There is the four-year old, Ned, holding his little deflated rubber ball, the one with the intriguing curling hose. The baby wants to play with it. “It is mine, leave it alone,” says Ned. “Tell the baby to leave it alone.” “Baby, you’ve got the share,” says the Mother from a chair some feet away. (428)&#xA;&#xA;Zaman, boş bir mama sandalyesi ve beşikle birlikte ilerler. Operasyon öncesi evdelerdir ve durum şu şekilde özetlenir:&#xA;&#xA;  “Jobs have been quit, marriages hacked up, bank accounts ravaged; the parents have seemingly endured the unendurable.” (429)&#xA;&#xA;Ameliyat günü gelir; kadın ameliyat koridorunda eşinin elinde “bedava dağıtılan sıcak çikolata” görmüştür. Anne, dayanacak gibi değildir; zihnin arka odasında “Carol of the Bells” çalıyordur ancak bu yılbaşı şarkısı, bir hastane koridoru için fazlasıyla korkutucu gelmeye başlar. (433)&#xA;&#xA;Bu hikâye mutlu denilebilecek bir sonla biter; ameliyat başarılı geçmiştir, tehlike devam etse de kemoterapi tercihi, aileye bırakılmıştır. Hastaneden ayrılış, geride kalanlar için zorlayıcıdır ama tüm bu süreç içerisinden çıkan o “uhrevi güzelliği” adam, “collateral beauty” olarak adlandırır ancak kadın aynı fikirde değildir: Dönüş yolunda aralarında şu konuşma geçer:&#xA;&#xA;  —“Don’t you feel consoled, knowing we’re all in the same boat, that we’re all in this together?&#xA;    —“But who on earth would want to be in this boat?”&#xA;    —“The Baby’s heart-she can hear it- drums with life. (445)&#xA;&#xA;Ve hikâye, “Not al” cümlesinin kilidinin açılmasıyla biter. Latife Tekin’den referansla “para gürültüsü” işte buradadır: Ortada lazım olan o adı batasıca “para” vardır.&#xA;&#xA;Bahsi geçen eserler:&#xA;&#xA;A CENTURY OF FICTION IN THE NEW YORKER 1925-2025 EDITED BY DEBORAH TREISMAN. New York: Alfred A. Knopf, 2025.&#xA;&#xA;Görselde kullanılan ve düzenlenen fotoğraf, Wisconsin Literary Map sitesinden alınmıştır.&#xA;&#xA;— Aslıhan Atalar]]&gt;</description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><img src="https://i.snap.as/jOydh9xr.png" alt=""/></p>

<p>Kitaptan üçüncü seçimim, Lorrie Moore’dan “PEOPLE LIKE THAT ARE THE ONLY PEOPLE HERE”: Bir anne, bir evlat ve bir hastane.</p>

<p>Böyle baktığımızda fazlasıyla bireysel görünüyor olabilir ama bir hastanede yaşanabilecek tüm garipliklerle çaresizlikten doğan nükteyle baş edilir. Evrenseldir, hepimizin hikâyesidir özellikle sevdiklerini, hastane koridorlarında bekleyenlere fazlasıyla tanıdık gelecektir.</p>

<p><strong><a href="https://www.newyorker.com/magazine/1997/01/27/people-like-that-are-the-only-people-here">“PEOPLE LIKE THAT ARE THE ONLY PEOPLE HERE” (1997)</a></strong></p>

<p>Hikâye şu sözlerle başlar: “Bir başlangıç ve bir son; ikisine de benzemeyen…”</p>

<p>Sıradan bir gün olabilir ama sıradan bir başlangıç hiç değildir: Başrolde bir anne vardır, bebeğinin bezinde bir kan pıhtısı görür. (Kim koymuştur, belki başkasına aittir, muhakkak başkasına aittir ya da anneye aittir, yardımcıya ait olabilir, her şey olabilir...) Zihin boş durmaz; ihtimalleri acıya teslim etmemek için.</p>

<p>Mekân hastanedir ve bir hastanede yaşanan tüm (gariplikler) çok güzel betimlenir:</p>

<blockquote><p>“They fold their arms across their white-coated chests, unfold them again and jot things down. They order an ultrasound. Bladder and kidneys. Here’s the card. Go downstairs, turn left.” (416)</p></blockquote>

<p>İşte bu kadar basittir! Anne, tedirgindir ve radyoloğa sormaya çalışır: “Bir şey mi gördünüz?” Karşında gördüğü yüzden ters giden bir şeyler olduğunu anlayarak: Mekaniklik, gariplik, tuhaflık… Hepsi karakterin içinde bulunduğu tüm diyaloglarda karşımıza çıkar:</p>

<blockquote><pre><code> (…)  
</code></pre>

<p>— “You don’t know exactly what it is until it’s in the bucket.”</p>

<p>— “In the bucket,” Mother repeats.</p>

<p>— “That’s doctor talk,” the Radiologist says.</p>

<p>— “It is very appealing,” says the mother. It’s a very appealing way to talk.” (416)</p></blockquote>

<p>Dünyanın neresinden olursak olalım; bu konuşmalara yabancı olduğumuzu kim söyleyebilir? Anlatıcının gözlem gücünde hissedilen tanıklık “diyalogla” kurulur. Asıl doktor gelir; bebek, annesinin kucağındadır ve annenin üstünden çıkarmadığı “yeşil parkasındaki şapkayla” oynar.</p>

<p>(Takar ve çıkarır; bebek için bu çok eğlencelidir). Bu sahne, anne “o” parkayı giydiğinde hep tekrarlanır, şüphesiz anlatıcımız tüm bu oyunların ve tabii “Ce-eee” yani (Pekaaboo’nun) bir bebeğin dünyasındaki yerini bilerek anlatır.</p>

<p>Duyduğu ses: “Wilms’ Tümörü” der. Anne, tümörü bilir ama Wilm(s)’i bilmez (s) bu vurguya takılır. Şu sözler dökülür, “He says the tumor as if it were the most normal things in the world.” (417) Anlatıcı, “Bütün yaşamın, anneyi bu ana getirdiğini” söylemektedir:</p>

<blockquote><p>(…) All the lullabies in the world, all the melodies threaded through with maternal melancholy now become for her —abandoned as mothers can be by working men and napping babies— the songs of hard, hard grief. Sitting there bowed and bobbing, the Mother feels the entirety of her love as worry and heartbreak. A quick and irrevocable alchemy: there is no longer one unworried scrap left for happiness. “If you go,” she keens low into his soapy neck, into the ranunculus coil of his ear, “we are going with you” We are nothing without you. Without you, we are a heap of rocks. Without you, we are two stumps, with nothing any longer in our hearts. Wherever this takes you, we are following; we will be there. Don’t be scared. We are going, too, wherever you go. That is that. That is that. (420-421)</p></blockquote>

<p>Eşi eve gelir ne de olsa haber duyulmuştur, sandalyede yıkılıp kalır ancak söylediği ilk söz şu olur: “Take notes.” (421)</p>

<p>Not alınmalıdır çünkü “para” lazımdır. “Frigid” sıfatı boşuna değildir; karşısında “buz” gibi duran adam ona yabancıdır ve “not” karakterin hep aklındadır. “Yeri geldiğinde” onu kilitli yerinden çıkaracaktır.</p>

<p>Hikâye ne kadar üzücü görünse de mizah hep vardır: Tedavi masraflarını karşılamak için evin satılması bir seçenektir; peki nerede yaşayacaklardır: “<em>MacDonald Çiftliği</em> olabilir mi?” Tüm yaşam artık bir evlat üzerine kurulur ve bizim bildiğimiz <em>Ali Baba’nın Çiftliği</em>, artık anne ve babanın da dünyası olmuştur.</p>

<p>Bir onkoloji koridorunun özneleri olan evlatlar, ebeveynler, doktorlar, hemşireler, tüm sağlık personelleri. Bu sahne anlatılırken evlatlarını bekleyen anneler için “mortal women” (429) tanımlaması yapılır. Herkes ölümlüdür, asıl zor olan “yaşayan” tarafta bunu deneyimlemektir.</p>

<p>Güzel şeyler olur, o anda hissedilemeyen ama zorluklar içinde beliren “humming through the war” denilenler:</p>

<blockquote><p>(…) the Baby likes the hospital. He likes the long corridors, down which he can run. He likes everything on wheels. The flower carts in the lobby! (Please keep your boy away from the flowers,” says the vender. We’ll buy the whole display,” snaps the Mother, adding, “Actual children in a children’s hospital-unbelievable, isn’t it?</p>

<p>The Baby likes the other little boys. Places to go! Places to see! Rooms to wander into! There is Intensive Care. There is Trauma Unit. The Baby smiles and waves. What a little Cancer Personality! Bandaged citizens smile and wave back. In Peed-Onk there are the bald little boys to play with. Joey, Eric, Tim, Mort and Tod. (Mort! Tod!)</p>

<p>There is the four-year old, Ned, holding his little deflated rubber ball, the one with the intriguing curling hose. The baby wants to play with it. “It is mine, leave it alone,” says Ned. “Tell the baby to leave it alone.” “Baby, you’ve got the share,” says the Mother from a chair some feet away. (428)</p></blockquote>

<p>Zaman, boş bir mama sandalyesi ve beşikle birlikte ilerler. Operasyon öncesi evdelerdir ve durum şu şekilde özetlenir:</p>

<blockquote><p>“Jobs have been quit, marriages hacked up, bank accounts ravaged; the parents have seemingly endured the unendurable.” (429)</p></blockquote>

<p>Ameliyat günü gelir; kadın ameliyat koridorunda eşinin elinde “bedava dağıtılan sıcak çikolata” görmüştür. Anne, dayanacak gibi değildir; zihnin arka odasında “Carol of the Bells” çalıyordur ancak bu yılbaşı şarkısı, bir hastane koridoru için fazlasıyla korkutucu gelmeye başlar. (433)</p>

<p>Bu hikâye mutlu denilebilecek bir sonla biter; ameliyat başarılı geçmiştir, tehlike devam etse de kemoterapi tercihi, aileye bırakılmıştır. Hastaneden ayrılış, geride kalanlar için zorlayıcıdır ama tüm bu süreç içerisinden çıkan o “uhrevi güzelliği” adam, “collateral beauty” olarak adlandırır ancak kadın aynı fikirde değildir: Dönüş yolunda aralarında şu konuşma geçer:</p>

<blockquote><p>—“Don’t you feel consoled, knowing we’re all in the same boat, that we’re all in this together?</p>

<p>—“But who on earth would want to be in this boat?”</p>

<p>—“The Baby’s heart-she can hear it- drums with life. (445)</p></blockquote>

<p>Ve hikâye, “Not al” cümlesinin kilidinin açılmasıyla biter. Latife Tekin’den referansla “para gürültüsü” işte buradadır: Ortada lazım olan o adı batasıca “para” vardır.</p>

<h5 id="bahsi-geçen-eserler"><strong>Bahsi geçen eserler:</strong></h5>

<h5 id="a-century-of-fiction-in-the-new-yorker-1925-2025-edited-by-deborah-treisman-new-york-alfred-a-knopf-2025">A CENTURY OF FICTION IN THE NEW YORKER 1925-2025 EDITED BY DEBORAH TREISMAN. New York: Alfred A. Knopf, 2025.</h5>

<h5 id="görselde-kullanılan-ve-düzenlenen-fotoğraf-wisconsin-literary-map-sitesinden-alınmıştır">Görselde kullanılan ve düzenlenen fotoğraf, Wisconsin Literary Map sitesinden alınmıştır.</h5>

<p>— Aslıhan Atalar</p>
]]></content:encoded>
      <guid>https://editorspick.highlighted.site/bir-asirlik-kurgu-ve-lorrie-moore</guid>
      <pubDate>Sat, 03 Oct 2026 18:01:45 +0000</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bir Asırlık Kurgu &amp; William Maxwell</title>
      <link>https://editorspick.highlighted.site/bir-asirlik-kurgu-ve-william-maxwell?pk_campaign=rss-feed</link>
      <description>&lt;![CDATA[&#xA;&#xA;The New Yorker’ın kurgu editörü Deborah Treisman’ın derlediği kitaptan ikinci seçimim William Maxwell’in “Love” adlı hikâyesi. Sevginin en masum hali, bir öğrencinin gözünden okuyucunun kalbine dokunur ve seçilebilecek en yalın sözcüklerle karşımızda durur.&#xA;&#xA;Love- William Maxwell (1983)&#xA;&#xA;Tahtada bir ad belirir —Palmer metoduyla— yazılmış bir isim: Miss Vera Brown. Bir öğrencinin ağzından dökülüyorsa en sevilendir, en mutlu edendir. Anlatıcımız, bir öğrenci, beşinci sınıfın öğretmenini “hercai bir menekşeye” benzetiyor. Ah, bu çiçekler, her hikâyedeler.&#xA;&#xA;Öğretmeniyse, sınıfı Alvin ve Sincaplar’a. Eski bir çizgi film (1983) olduğunu anlıyoruz ve bir metinden bir kültüre ait yeni şeyler öğreniyoruz. İşte gerçek zenginlik.&#xA;&#xA;Öğretmen, sınıfa her döndüğünde masasında öğrencilerin bırakmış olduğu türlü nesnelerle karşılaşır. Bu bazen büyük bir elma, su matarasına yapıştırılmış bir yıldız çiçeği ve çiçeklerle süslenmiş bir kutu. Anlatıcımız söylememesine rağmen birçoğunu hayal edebiliyoruz; notlar, çizimler, kalpler ve süslü çıkartmalar…&#xA;&#xA;Yazarımız William Maxwell’in başlıkta kastettiği “sevgi” işte tam burada ama sözcüklerle değil (eylemlerle) açığa çıkıyor. İznin olur mu Maxwell, hikâyenin adını “Sevgi Dili” diye değiştirsek?&#xA;&#xA;İlerleyen satırlarda öğretmen, yönetmeni D. W. Griffith olan Hearts of the World (Dünyanın Kalpleri) filmine öğrencileriyle birlikte gider. Mekânı okul (sınıf) olan bir hikâyede, yazar niye bu filme referans veriyor olabilir? Hikâyeden yine bir şeyler öğreniyoruz. O da filmin, 1918 tarihli bir savaş-dram karışımı bir propaganda filmi olduğuna dair “izlemeden edindiğimiz” bir bilgi.&#xA;&#xA;Ertesi gün öğrenciler, “asıl” öğretmenin masasında oturan “vekil öğretmeni” görür. Günler geçip gider; öğrenciler, öğretmenini özlemiştir ve hiçbir şey konuşulmamıştır. Bu duygu “vekil öğretmen” için de çok zorlayıcıdır. Bir pazartesi sabahı, öğretmen zorlanarak, “Miss Brown’un hasta olduğunu ve dönem sonuna kadar gelemeyeceğini” tüm sınıfa söyler.&#xA;&#xA;Anlatıcımızın ağzından şu sözler dökülür:&#xA;&#xA;  “We meant to have her four our teacher forever. We intended to pass right up through the sixth, seventh, and eighth grades and on into high school taking her with us.” (353)&#xA;&#xA;Maxwell bu dili çok masum ve bilindik bir yerden kurar. Aynı sınıftaki arkadaşı Benny’nin ailesinin yardımıyla adresini bulurlar. Bir yabancının (yaşlı bir kadın) yönlendirmesi sonucunda onu gördüklerinde, Miss Brown’un sanki “onları tanımadığı hissine” kapılırlar. “Flick recognition” dediği sahnede anlatıcı şu sözlerle karşımızdadır:&#xA;&#xA;  “She managed a flicker of recognition but I was struck dumb by the fact that she didn’t seem glad to see us. She didn’t belong to us anymore. She belonged to her ilnesses.” (354)&#xA;&#xA;Arkadaşı Benny, soğuk bir tonla, “Umarım en yakın zamanda iyileşirsiniz,” der. Bir hafta sonra, Lincoln Evening Courier gazetesinden, “23 yaşındaki Miss Brown’un veremden vefat ettiğini” öğrenirler.&#xA;&#xA;Ve hikâyenin kapanışı, bir çocuğun dünyasındaki “mezarlık” betimlemesiyle biter. Bu betimlemede mezar taşları vardır: “Sevgi dolu hatırasına” diyerek örnek verdiği: “In loving memory of, infant daughter of, beloved wife of” olarak çoğalan taşlar…&#xA;&#xA;O taşlar arasında, o gün kapıyı açan yabancının, öğretmenine sadakati bir çocuk gözüyle gözlemlenmiştir ve öğretmenin anısına yaşatılan bir çiçeğin özeninde; hatırladıklarını kolay kolay unutmaz.&#xA;&#xA;Bahsi geçen eserler:&#xA;&#xA;A CENTURY OF FICTION IN THE NEW YORKER 1925-2025 EDITED BY DEBORAH TREISMAN. New York: Alfred A. Knopf, 2025.&#xA;&#xA;Görselde kullanılan fotoğraf Barbara Burkhardt’ın William Maxwell, A Literary Life adlı kitabın kapak görseli, yayıncısı: Illinois Üniversitesi Yayınları.&#xA;&#xA;— Aslıhan Atalar]]&gt;</description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><img src="https://i.snap.as/U7KQiEkk.png" alt=""/></p>

<p><em>The New Yorker</em>’ın kurgu editörü Deborah Treisman’ın derlediği kitaptan ikinci seçimim William Maxwell’in “Love” adlı hikâyesi. Sevginin en masum hali, bir öğrencinin gözünden okuyucunun kalbine dokunur ve seçilebilecek en yalın sözcüklerle karşımızda durur.</p>

<p><strong><a href="https://www.newyorker.com/magazine/1983/11/14/love-9">Love- William Maxwell (1983)</a></strong></p>

<p>Tahtada bir ad belirir —Palmer metoduyla— yazılmış bir isim: Miss Vera Brown. Bir öğrencinin ağzından dökülüyorsa en sevilendir, en mutlu edendir. Anlatıcımız, bir öğrenci, beşinci sınıfın öğretmenini “hercai bir menekşeye” benzetiyor. Ah, bu çiçekler, her hikâyedeler.</p>

<p>Öğretmeniyse, sınıfı <em>Alvin ve Sincaplar’</em>a. Eski bir çizgi film (1983) olduğunu anlıyoruz ve bir metinden bir kültüre ait yeni şeyler öğreniyoruz. İşte gerçek zenginlik.</p>

<p>Öğretmen, sınıfa her döndüğünde masasında öğrencilerin bırakmış olduğu türlü nesnelerle karşılaşır. Bu bazen büyük bir elma, su matarasına yapıştırılmış bir yıldız çiçeği ve çiçeklerle süslenmiş bir kutu. Anlatıcımız söylememesine rağmen birçoğunu hayal edebiliyoruz; notlar, çizimler, kalpler ve süslü çıkartmalar…</p>

<p>Yazarımız William Maxwell’in başlıkta kastettiği “sevgi” işte tam burada ama sözcüklerle değil (eylemlerle) açığa çıkıyor. İznin olur mu Maxwell, hikâyenin adını “Sevgi Dili” diye değiştirsek?</p>

<p>İlerleyen satırlarda öğretmen, yönetmeni D. W. Griffith olan <em>Hearts of the World</em> <em>(Dünyanın Kalpleri)</em> filmine öğrencileriyle birlikte gider. Mekânı okul (sınıf) olan bir hikâyede, yazar niye bu filme referans veriyor olabilir? Hikâyeden yine bir şeyler öğreniyoruz. O da filmin, 1918 tarihli bir savaş-dram karışımı bir propaganda filmi olduğuna dair “izlemeden edindiğimiz” bir bilgi.</p>

<p>Ertesi gün öğrenciler, “asıl” öğretmenin masasında oturan “vekil öğretmeni” görür. Günler geçip gider; öğrenciler, öğretmenini özlemiştir ve hiçbir şey konuşulmamıştır. Bu duygu “vekil öğretmen” için de çok zorlayıcıdır. Bir pazartesi sabahı, öğretmen zorlanarak, “Miss Brown’un hasta olduğunu ve dönem sonuna kadar gelemeyeceğini” tüm sınıfa söyler.</p>

<p>Anlatıcımızın ağzından şu sözler dökülür:</p>

<blockquote><p>“We meant to have her four our teacher forever. We intended to pass right up through the sixth, seventh, and eighth grades and on into high school taking her with us.” (353)</p></blockquote>

<p>Maxwell bu dili çok masum ve bilindik bir yerden kurar. Aynı sınıftaki arkadaşı Benny’nin ailesinin yardımıyla adresini bulurlar. Bir yabancının (yaşlı bir kadın) yönlendirmesi sonucunda onu gördüklerinde, Miss Brown’un sanki “onları tanımadığı hissine” kapılırlar. “Flick recognition” dediği sahnede anlatıcı şu sözlerle karşımızdadır:</p>

<blockquote><p>“She managed a flicker of recognition but I was struck dumb by the fact that she didn’t seem glad to see us. She didn’t belong to us anymore. She belonged to her ilnesses.” (354)</p></blockquote>

<p>Arkadaşı Benny, soğuk bir tonla, “Umarım en yakın zamanda iyileşirsiniz,” der. Bir hafta sonra, <em>Lincoln Evening Courier</em> gazetesinden, “23 yaşındaki Miss Brown’un veremden vefat ettiğini” öğrenirler.</p>

<p>Ve hikâyenin kapanışı, bir çocuğun dünyasındaki “mezarlık” betimlemesiyle biter. Bu betimlemede mezar taşları vardır: “Sevgi dolu hatırasına” diyerek örnek verdiği: “In loving memory of, infant daughter of, beloved wife of” olarak çoğalan taşlar…</p>

<p>O taşlar arasında, o gün kapıyı açan yabancının, öğretmenine sadakati bir çocuk gözüyle gözlemlenmiştir ve öğretmenin anısına yaşatılan bir çiçeğin özeninde; hatırladıklarını kolay kolay unutmaz.</p>

<h5 id="bahsi-geçen-eserler"><strong>Bahsi geçen eserler:</strong></h5>

<h5 id="a-century-of-fiction-in-the-new-yorker-1925-2025-edited-by-deborah-treisman-new-york-alfred-a-knopf-2025">A CENTURY OF FICTION IN THE NEW YORKER 1925-2025 EDITED BY DEBORAH TREISMAN. New York: Alfred A. Knopf, 2025.</h5>

<h5 id="görselde-kullanılan-fotoğraf-barbara-burkhardt-ın-william-maxwell-a-literary-life-https-www-press-uillinois-edu-books-id-p075834-adlı-kitabın-kapak-görseli-yayıncısı-illinois-üniversitesi-yayınları">Görselde kullanılan fotoğraf Barbara Burkhardt’ın <em>William Maxwell, <a href="https://www.press.uillinois.edu/books/?id=p075834">A Literary Life</a></em> adlı kitabın kapak görseli, yayıncısı: Illinois Üniversitesi Yayınları.</h5>

<p>— Aslıhan Atalar</p>
]]></content:encoded>
      <guid>https://editorspick.highlighted.site/bir-asirlik-kurgu-ve-william-maxwell</guid>
      <pubDate>Wed, 23 Sep 2026 20:14:17 +0000</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bir Asırlık Kurgu &amp; The New Yorker</title>
      <link>https://editorspick.highlighted.site/bir-asirlik-kurgu-ve-the-new-yorker-kj4g?pk_campaign=rss-feed</link>
      <description>&lt;![CDATA[&#xA;&#xA;The New Yorker’ın kurgu editörü Deborah Treisman’ın derlediği kalınca bir kitap var elimde. 1925-2025 tarihleri arasında dergide yayımlanan öyküleri kapsayan, özel bir derleme, kurgu antolojisi. Bahsettiğim kitaba Portland (Oregon) Powells Books’ta rastladım. Yayıncısının Alfred A. Knopf olduğu kitap, hikâye anlatımı, dili kullanma teknikleri açısından ilham verici. Bildiğimiz veya bilemediğimiz yazarlar, muhtemelen burada daha –genç, korkusuz ve deli cesaretine– sahip.&#xA;&#xA;  A CENTURY OF FICTION IN THE NEW YORKER 1925-2025 EDITED BY DEBORAH TREISMAN&#xA;&#xA;Öykü demişim bir önceki satırda ancak karşımızda tasarımsal, her şeyin daha ince hesaplandığı bir öykü modelinden çok, bir şeyleri anlatma çabası, anlatırken de dilin kuvvetli olması ön planda. Saydıklarım hikâyenin özüne daha uygun gibi görünse de ikisinin birlikte olmasına hiçbir itirazımız olmaz hatta harika olur ama bazen yalnızca bir şeyler anlatmak isteriz; çok düşünmeyiz bu bir öykü müdür hikâye midir diye: O ya da şu nedenle, belki de bir ayrım yoktur.&#xA;&#xA;Yazma fikrini yaratıcı kılan soru şuydu: Yetmiş sekiz hikâyenin içinden hangilerini seçerdim, hangilerini çevirirdim ve yayımlardım? Kabul ediyorum fazlasıyla yaratıcı bir yazma fikri olmayabilir ve fikirlerimizi kendimize saklamak, “tavus tüyüne bürünmüş alakargalardan” bizi koruyabilir. Kimdir bu alakargalar? La Fontaine’den ama Orhan Veli çevirmiş:&#xA;&#xA;  İnsanlar içinde de çoktur alakargalar,&#xA;    Ötekinin berikinin eserini çalar,&#xA;    Yutturmaya çalışırlar herkese.&#xA;    Hiçbir şey söyleyecek değilim, korkmasınlar:&#xA;    Varsın görsünler halleri ne ise.&#xA;&#xA;Alakargalardan kitabın önsözüne geldiğimizde –bir film şeridi gibi– dönemlerin, hikâyelere bıraktığı karakteristik özellikleri görüyoruz. Editörler “genellemelerinin” farkındalar ama hikâyelerin müşterek taraflarını, dili kullanma biçimlerini, temalarını ve ortak kaygılarını dile getirmek istiyorlar. Bu çabayı değerli buluyorum, arka planda belirli bir kültürel bağlam olsa da çünkü karşımızda ABD merkezli, ilham veren bir dergi var, seçilen hikâyelerin kaygıları o çerçeveden değerlendirilebilir elbette ancak bir okuyucu olarak edebiyatın fazlasıyla evrensel bir tarafını da görüyorum.&#xA;&#xA;Kurguda Kırılmalar&#xA;&#xA;Burada 45’lik gibi bir tanım yapmak istiyorum dönemleri ayırırken; yani çevireceğim ve şöyle diyeceğim “20’likler” diyor giriş bölümünde, karşımızda can alıcı bir sahne var ve bu sahnede söz konusu olan bir an var. Komik olmak zorunda değil ve genellikle “erkek” kahraman yeni bir gerçeklikle yüzleşiyor.&#xA;&#xA;30’luk dediğimiz dönemde, rota pek belli değil ve zaman, mekân gibi kurgunun temel yapıları kaygan bir zeminde ve belirsiz. Olay örgüsünde bir hinlik göremiyoruz. Kural dışı olan kural olmuş; hatıralarsa pek hatırlanmıyor. (Katherine White, James Thurber)&#xA;&#xA;40’lık, katı bir ahlakçılık, özellikle ana karakter böyle bir özelliğe sahip; orta sınıf hep bir şeylerle karşılaşıyor, küçümsenmek, ezilmek, aşağılanmak ve türlü züppelik formlarıyla karşı karşıyalar. Özetlersek “incelik-sizlikler” yüzünden, tanıdık geliyor. Diyalog ön plana çıkıyor, duygular kendine yer bulabiliyor. (Zadie Smith, Lionel Trilling)&#xA;&#xA;50’lik dediğimiz dönemde; genellikle savaşın travması, evlilik, aile ilişkileri, istifa gibi negatif duyguların yoğunlukta olduğunu görüyoruz. Ancak duygunun ifade edilmesinde zorlanılan bir alan var. Bir duygu var ama o duygu ifade edilecek bir olgunluğa ulaşamamış, yazma halinde de aynı şey söz konusu. Ya da şöyle diyebiliriz –çünkü bir önceki cümlede haksız bir yaftalama yaptığımı hissediyorum– bazı duygular gerçekten de ifade edilemeyebilir. (Jonathan Franzen)&#xA;&#xA;60’lar ve 70’ler birlikte ele alınmış, karmaşıklık hâkim; paragraf bizi diğer paragrafa götürmüyor, sonuç değil anlam ve belki anlatım daha önemli, geniş bir alana yayılan bir hikâye ile karşı karşıyayız. Bir yandan da bir fantastik dünyanın içine giriyoruz. Bu dünyada absürtlük, doğru- yanlış karşıtlığını (ahlaki ikilemleri) tiye alıyor. Şöyle ifade ediliyor giriş bölümünde, “A time of toyying narratives.”  “İçini oyuyoruz her şeyin, hadi bakalım,” gibi bir çeviri yapsam tam tamına karşılamaz ama çok daha anlaşılır olabilir.&#xA;&#xA;80’lik ve 90’lık dediğimiz dönemlerde, tam tersine bir değişim gözlemliyoruz; hikâye anlatımında bir coşkunluk, çıkan sesi bastırmaktansa söylemek istediğimizi evirip çevirmeden daha direkt, daha kaba, daha kırıcı, ama daha gerçek bir dille yazmak söz konusu. Kötü sözler ve kırıcılık gırla, “dilinin kemiği yok” dediğimiz birisiyle karşı karşıyayız belki ama çok da alınmıyoruz bu insana. Doğruları söylüyor ama yanlış şekilde söylüyor, iletişim becerileri gelişememiş gibi bir etiketi hemen yapıştırabiliriz, ama karşımızda fazlasıyla gerçek bir insan var ancak sınırlarını zorluyor.&#xA;&#xA;Otantiklikse 90’larla birlikte daha fazla hissediliyor, hikâyeler acayipleşmeye başlıyor; “odness” olarak tanımlanıyor kitabın önsözünde. Acayiplik, negatif bir anlamdan çok şuna benziyor: “Bunu nasıl düşünmüş, nasıl bir zihin?” sorgulaması. 30’lara geri dönüş kokusu alınıyor ama daha yapılandırılmış bir hikâye var karşımızda. Hızlı, çeşitli ve kısa bir roman gibi bir anın farklı açılardan değerlenişi. Zaman akışının değişkenliğiyle birlikte, okuyucu anlayamıyor kitap nerede bitti, nereden başladı. Bilse de unutuyor ve zaman uçuyor: “Time flies!”  5N1K sorsalar bilen yok, okuduğunu anlama diye bir şeyin esamesi okunmuyor, ama kalan tat da unutulmuyor.&#xA;&#xA;The Weeds- Mary McCarthy&#xA;&#xA;Kitaptan ilk seçimim, Mary McCarthy’nin, “The Weeds” (1944) adlı hikâyesi, başlık tesadüf değil keskin bir zihnin kelime oyunlarıyla bezenmiş bir kancayla karşı karşıyayız. Kısaca, (yabani) bir çiçeksek ve yanlış bir yerde boy veriyorsak ayıklanmamız kaçınılmazdır.&#xA;&#xA;Bir bahçe üzerinden anlatılan yürümeyen bir evliliğin hikâyesi, başrolde petunyalar ve bir çiçek bahçesi var. Kadın için fazlasıyla değerli, eşi içinse yalnızca “boş” bir uğraş. Hikâyenin başlarında erkek kahraman, kibriyle bahçeye girer ve iki insan arasındaki yakın uzaklık okuyucuya çok gerçekçi bir yerden temas eder.&#xA;&#xA;Belki de ayrılığın başlangıcı olan o bahçedir, “jetonun düştüğü yer” kadının bağımsızlık girişimiyle taçlanır ve başarısızlıkla sonuçlanır. Kısa bir ayrılık ardından zafer, kapının kilidini açık bırakan adamın ellerinde palazlanır. Yazar, karakterlerin durumunu anlatırken “kalbin orada olmadığını” söyler. İki insan arasındaki ses mekaniktir, öğrenilmiştir ve duygulardan azat edilmiştir.&#xA;&#xA;Ayrılığın ardından kadın, sığınağının (bahçesinin) yerle bir olduğunu görür. Karşısında bir bahçe yoktur ve ilk defa gerçek yenilgiyi ve umutsuzluğu derinden hisseder. Kadının sözleriyle, “artık o evde tutunacak” hiçbir şeyi kalmamıştır. Adam, olanlardan haberi yokmuşçasına şaşırır; iki karakter ilk defa ortak bir duyguyu paylaşır gibi olur, aylar geçer ve yanılgı bir süreliğine devam eder.&#xA;&#xA;Adam bir buketle oturma odasından içeri girer, buket tanıdıktır. Yerle bir olan bahçesindeki çiçeklerdir adamın getirdikleri. Eşini, vazoya çiçekleri (sıkıştırırken) izler. Bir şekilde adamın herhangi bir canlıyla bağ kurabileceğine dair inancını kaybetmiştir. “Buketin çirkinliği” kadına ilginç bir şekilde zevk verir, hissizleşir, müdahalede bulunmaz. O sırada evlilikteki rolünü düşünür, “görevlerinin” ona vermiş olduğu haz için “kölenin gizli” hazzı yakıştırmasını yaparken bulur kendini. Oysa çiçekler, kadınların en sevdikleri değil midir?&#xA;&#xA;Kadının vücudundan bir uzuv sanki kopmuş gibidir, ortada bir yas vardır. Yas, pişmanlıkla karışmıştır. Kadın, içinde bulunduğu durumu göremez haldedir, aşinalık daha tanıdıktır ve bir zamanlar denendiyse (cesaret) zorlaşır.&#xA;&#xA;Ardından adamın ağzından, “Senin çiçeklerini her zaman sevdim, bunu biliyorsun,” cümlesi dökülür. Duygu yüklüdür adamın sesi titrer ve kadının kulakları bu yalanı kabul eder. Kulaklar kabul etse de kadının içindeki fırtına, yani (kalp) aynı şeyleri söyleyemez. Artık ortada ne bir çiçek bahçesi vardır ne de iki aynı insan. Yaşanan bir deneyim gibi bir yerlerde kalır ancak başlanılan yere geri dönüldüğünde zihinde canlanır. Kadının karanlık dünyası, mutsuzluğu belki de adamın bilmeden istediğidir ve bu nedenle muhtemelen bilinçsizdir. Adamın sesindeki hüzün belki de bize bunu gösterir.&#xA;&#xA;Kadın kendi yıkıcılığıyla yüzleşir ve yazar, kadının hislerini anlatırken şu cümlelere yer verir: “She herself was no more to him now than an oak leaf pressed in a schoolbook, a tendril of blond hair; a garter kept in drawer. But this was for him, everything it was love and idolatry.” (50) Kurutulmuş bir meşe yaprağı benzetmesi bir o kadar çarpıcıdır ve hikâyenin sonu, kadının şu cümlesiyle sonlanır: “Evet biliyorum,” Neyi biliyordur? Hiç inanmadığı o gerçeği: Eşinin, onun çiçeklerini, bahçesini her zaman sevdiğini…&#xA;&#xA;Bahsi geçen eserler:&#xA;&#xA;A CENTURY OF FICTION IN THE NEW YORKER 1925-2025 EDITED BY DEBORAH TREISMAN. New York: Alfred A. Knopf, 2025.&#xA;&#xA;La Fontaine, Jean de. La Fontaine’in Masalları. Çeviren Orhan Veli Kanık, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2020.&#xA;&#xA;Düzenlenen Mary McCarthy fotoğrafı, sahibi: Gene Fenn (Eugene Fenn) olduğu biliniyor.&#xA;&#xA;— Aslıhan Atalar]]&gt;</description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><img src="https://i.snap.as/AjkG57gE.png" alt=""/></p>

<p><em>The New Yorker</em>’ın kurgu editörü Deborah Treisman’ın derlediği kalınca bir kitap var elimde. 1925-2025 tarihleri arasında dergide yayımlanan öyküleri kapsayan, özel bir derleme, kurgu antolojisi. Bahsettiğim kitaba Portland (Oregon) Powells Books’ta rastladım. Yayıncısının Alfred A. Knopf olduğu kitap, hikâye anlatımı, dili kullanma teknikleri açısından ilham verici. Bildiğimiz veya bilemediğimiz yazarlar, muhtemelen burada daha –genç, korkusuz ve deli cesaretine– sahip.</p>

<blockquote><p><em>A CENTURY OF FICTION IN THE NEW YORKER 1925-2025 EDITED BY DEBORAH TREISMAN</em></p></blockquote>

<p>Öykü demişim bir önceki satırda ancak karşımızda tasarımsal, her şeyin daha ince hesaplandığı bir öykü modelinden çok, bir şeyleri anlatma çabası, anlatırken de dilin kuvvetli olması ön planda. Saydıklarım hikâyenin özüne daha uygun gibi görünse de ikisinin birlikte olmasına hiçbir itirazımız olmaz hatta harika olur ama bazen yalnızca bir şeyler anlatmak isteriz; çok düşünmeyiz bu bir öykü müdür hikâye midir diye: O ya da şu nedenle, belki de bir ayrım yoktur.</p>

<p>Yazma fikrini yaratıcı kılan soru şuydu: Yetmiş sekiz hikâyenin içinden hangilerini seçerdim, hangilerini çevirirdim ve yayımlardım? Kabul ediyorum fazlasıyla yaratıcı bir yazma fikri olmayabilir ve fikirlerimizi kendimize saklamak, “tavus tüyüne bürünmüş alakargalardan” bizi koruyabilir. Kimdir bu alakargalar? La Fontaine’den ama Orhan Veli çevirmiş:</p>

<blockquote><p>İnsanlar içinde de çoktur alakargalar,</p>

<p>Ötekinin berikinin eserini çalar,</p>

<p>Yutturmaya çalışırlar herkese.</p>

<p>Hiçbir şey söyleyecek değilim, korkmasınlar:</p>

<p>Varsın görsünler halleri ne ise.</p></blockquote>

<p>Alakargalardan kitabın önsözüne geldiğimizde –bir film şeridi gibi– dönemlerin, hikâyelere bıraktığı karakteristik özellikleri görüyoruz. Editörler “genellemelerinin” farkındalar ama hikâyelerin müşterek taraflarını, dili kullanma biçimlerini, temalarını ve ortak kaygılarını dile getirmek istiyorlar. Bu çabayı değerli buluyorum, arka planda belirli bir kültürel bağlam olsa da çünkü karşımızda ABD merkezli, ilham veren bir dergi var, seçilen hikâyelerin kaygıları o çerçeveden değerlendirilebilir elbette ancak bir okuyucu olarak edebiyatın fazlasıyla evrensel bir tarafını da görüyorum.</p>

<p><strong>Kurguda Kırılmalar</strong></p>

<p>Burada 45’lik gibi bir tanım yapmak istiyorum dönemleri ayırırken; yani çevireceğim ve şöyle diyeceğim “20’likler” diyor giriş bölümünde, karşımızda can alıcı bir sahne var ve bu sahnede söz konusu olan bir an var. Komik olmak zorunda değil ve genellikle “erkek” kahraman yeni bir gerçeklikle yüzleşiyor.</p>

<p>30’luk dediğimiz dönemde, rota pek belli değil ve zaman, mekân gibi kurgunun temel yapıları kaygan bir zeminde ve belirsiz. Olay örgüsünde bir hinlik göremiyoruz. Kural dışı olan kural olmuş; hatıralarsa pek hatırlanmıyor. (Katherine White, James Thurber)</p>

<p>40’lık, katı bir ahlakçılık, özellikle ana karakter böyle bir özelliğe sahip; orta sınıf hep bir şeylerle karşılaşıyor, küçümsenmek, ezilmek, aşağılanmak ve türlü züppelik formlarıyla karşı karşıyalar. Özetlersek “incelik-sizlikler” yüzünden, tanıdık geliyor. Diyalog ön plana çıkıyor, duygular kendine yer bulabiliyor. (Zadie Smith, Lionel Trilling)</p>

<p>50’lik dediğimiz dönemde; genellikle savaşın travması, evlilik, aile ilişkileri, istifa gibi negatif duyguların yoğunlukta olduğunu görüyoruz. Ancak duygunun ifade edilmesinde zorlanılan bir alan var. Bir duygu var ama o duygu ifade edilecek bir olgunluğa ulaşamamış, yazma halinde de aynı şey söz konusu. Ya da şöyle diyebiliriz –çünkü bir önceki cümlede haksız bir yaftalama yaptığımı hissediyorum– bazı duygular gerçekten de ifade edilemeyebilir. (Jonathan Franzen)</p>

<p>60’lar ve 70’ler birlikte ele alınmış, karmaşıklık hâkim; paragraf bizi diğer paragrafa götürmüyor, sonuç değil anlam ve belki anlatım daha önemli, geniş bir alana yayılan bir hikâye ile karşı karşıyayız. Bir yandan da bir fantastik dünyanın içine giriyoruz. Bu dünyada absürtlük, doğru- yanlış karşıtlığını (ahlaki ikilemleri) tiye alıyor. Şöyle ifade ediliyor giriş bölümünde, “A time of toyying narratives.”  “İçini oyuyoruz her şeyin, hadi bakalım,” gibi bir çeviri yapsam tam tamına karşılamaz ama çok daha anlaşılır olabilir.</p>

<p>80’lik ve 90’lık dediğimiz dönemlerde, tam tersine bir değişim gözlemliyoruz; hikâye anlatımında bir coşkunluk, çıkan sesi bastırmaktansa söylemek istediğimizi evirip çevirmeden daha direkt, daha kaba, daha kırıcı, ama daha gerçek bir dille yazmak söz konusu. Kötü sözler ve kırıcılık gırla, “dilinin kemiği yok” dediğimiz birisiyle karşı karşıyayız belki ama çok da alınmıyoruz bu insana. Doğruları söylüyor ama yanlış şekilde söylüyor, iletişim becerileri gelişememiş gibi bir etiketi hemen yapıştırabiliriz, ama karşımızda fazlasıyla gerçek bir insan var ancak sınırlarını zorluyor.</p>

<p>Otantiklikse 90’larla birlikte daha fazla hissediliyor, hikâyeler acayipleşmeye başlıyor; “odness” olarak tanımlanıyor kitabın önsözünde. Acayiplik, negatif bir anlamdan çok şuna benziyor: “Bunu nasıl düşünmüş, nasıl bir zihin?” sorgulaması. 30’lara geri dönüş kokusu alınıyor ama daha yapılandırılmış bir hikâye var karşımızda. Hızlı, çeşitli ve kısa bir roman gibi bir anın farklı açılardan değerlenişi. Zaman akışının değişkenliğiyle birlikte, okuyucu anlayamıyor kitap nerede bitti, nereden başladı. Bilse de unutuyor ve zaman uçuyor: “Time flies!”  5N1K sorsalar bilen yok, okuduğunu anlama diye bir şeyin esamesi okunmuyor, ama kalan tat da unutulmuyor.</p>

<p><strong><a href="https://www.newyorker.com/magazine/1944/09/16/the-weeds" title="The Weeds">The Weeds- Mary McCarthy</a></strong></p>

<p>Kitaptan ilk seçimim, Mary McCarthy’nin, “The Weeds” (1944) adlı hikâyesi, başlık tesadüf değil keskin bir zihnin kelime oyunlarıyla bezenmiş bir kancayla karşı karşıyayız. Kısaca, (yabani) bir çiçeksek ve yanlış bir yerde boy veriyorsak ayıklanmamız kaçınılmazdır.</p>

<p>Bir bahçe üzerinden anlatılan yürümeyen bir evliliğin hikâyesi, başrolde petunyalar ve bir çiçek bahçesi var. Kadın için fazlasıyla değerli, eşi içinse yalnızca “boş” bir uğraş. Hikâyenin başlarında erkek kahraman, kibriyle bahçeye girer ve iki insan arasındaki yakın uzaklık okuyucuya çok gerçekçi bir yerden temas eder.</p>

<p>Belki de ayrılığın başlangıcı olan o bahçedir, “jetonun düştüğü yer” kadının bağımsızlık girişimiyle taçlanır ve başarısızlıkla sonuçlanır. Kısa bir ayrılık ardından zafer, kapının kilidini açık bırakan adamın ellerinde palazlanır. Yazar, karakterlerin durumunu anlatırken “kalbin orada olmadığını” söyler. İki insan arasındaki ses mekaniktir, öğrenilmiştir ve duygulardan azat edilmiştir.</p>

<p>Ayrılığın ardından kadın, sığınağının (bahçesinin) yerle bir olduğunu görür. Karşısında bir bahçe yoktur ve ilk defa gerçek yenilgiyi ve umutsuzluğu derinden hisseder. Kadının sözleriyle, “artık o evde tutunacak” hiçbir şeyi kalmamıştır. Adam, olanlardan haberi yokmuşçasına şaşırır; iki karakter ilk defa ortak bir duyguyu paylaşır gibi olur, aylar geçer ve yanılgı bir süreliğine devam eder.</p>

<p>Adam bir buketle oturma odasından içeri girer, buket tanıdıktır. Yerle bir olan bahçesindeki çiçeklerdir adamın getirdikleri. Eşini, vazoya çiçekleri (sıkıştırırken) izler. Bir şekilde adamın herhangi bir canlıyla bağ kurabileceğine dair inancını kaybetmiştir. “Buketin çirkinliği” kadına ilginç bir şekilde zevk verir, hissizleşir, müdahalede bulunmaz. O sırada evlilikteki rolünü düşünür, “görevlerinin” ona vermiş olduğu haz için “kölenin gizli” hazzı yakıştırmasını yaparken bulur kendini. Oysa çiçekler, kadınların en sevdikleri değil midir?</p>

<p>Kadının vücudundan bir uzuv sanki kopmuş gibidir, ortada bir yas vardır. Yas, pişmanlıkla karışmıştır. Kadın, içinde bulunduğu durumu göremez haldedir, aşinalık daha tanıdıktır ve bir zamanlar denendiyse (cesaret) zorlaşır.</p>

<p>Ardından adamın ağzından, “Senin çiçeklerini her zaman sevdim, bunu biliyorsun,” cümlesi dökülür. Duygu yüklüdür adamın sesi titrer ve kadının kulakları bu yalanı kabul eder. Kulaklar kabul etse de kadının içindeki fırtına, yani (kalp) aynı şeyleri söyleyemez. Artık ortada ne bir çiçek bahçesi vardır ne de iki aynı insan. Yaşanan bir deneyim gibi bir yerlerde kalır ancak başlanılan yere geri dönüldüğünde zihinde canlanır. Kadının karanlık dünyası, mutsuzluğu belki de adamın bilmeden istediğidir ve bu nedenle muhtemelen bilinçsizdir. Adamın sesindeki hüzün belki de bize bunu gösterir.</p>

<p>Kadın kendi yıkıcılığıyla yüzleşir ve yazar, kadının hislerini anlatırken şu cümlelere yer verir: “She herself was no more to him now than an oak leaf pressed in a schoolbook, a tendril of blond hair; a garter kept in drawer. But this was for him, everything it was love and idolatry.” (50) Kurutulmuş bir meşe yaprağı benzetmesi bir o kadar çarpıcıdır ve hikâyenin sonu, kadının şu cümlesiyle sonlanır: “Evet biliyorum,” Neyi biliyordur? Hiç inanmadığı o gerçeği: Eşinin, onun çiçeklerini, bahçesini her zaman sevdiğini…</p>

<h5 id="bahsi-geçen-eserler"><strong>Bahsi geçen eserler:</strong></h5>

<h5 id="a-century-of-fiction-in-the-new-yorker-1925-202-5-edited-by-deborah-treisman-new-york-alfred-a-knopf-2025"><em>A CENTURY OF FICTION IN THE NEW YORKER 1925-202</em><strong>5 EDITED BY DEBORAH TREISMAN. New York: Alfred A. Knopf, 2025.</strong></h5>

<h5 id="la-fontaine-jean-de-la-fontaine-in-masalları-çeviren-orhan-veli-kanık-istanbul-yapı-kredi-yayınları-2020"><strong>La Fontaine, Jean de<em>. La Fontaine’in Masalları.</em> Çeviren Orhan Veli Kanık, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2020.</strong></h5>

<h5 id="düzenlenen-mary-mccarthy-fotoğrafı-sahibi-gene-fenn-eugene-fenn-olduğu-biliniyor"><strong>Düzenlenen Mary McCarthy fotoğrafı, sahibi: Gene Fenn (Eugene Fenn) olduğu biliniyor.</strong></h5>

<p>— Aslıhan Atalar</p>
]]></content:encoded>
      <guid>https://editorspick.highlighted.site/bir-asirlik-kurgu-ve-the-new-yorker-kj4g</guid>
      <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 12:29:26 +0000</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>